Kırk Söz Kırk Hadis

Kırk Söz Kırk Hadis

 

 

 

 

KIRK HADİS

KIRK YAZI

 

Rıfkı KAYMAZ

……. Yayınları

ANKARA ….

 

KIRK HADİS

KIRK YAZI

 

Rıfkı KAYMAZ

İÇİNDEKİLER

 

SUNUŞ

 

İnancımızın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir.

Kur’an-ı Kerim’in hayata yansıması, Sevgili Peygamberimizin örnek hayatı ve kutlu sözleriyle gerçekleşmiştir.

İnanan insan, bu nedenle Sevgili Peygamberimizin bizlere rehberlik eden sözlerini bilmek ve bu sözlerden hareketle hayatını ona benzetmekle anlamlandırmak ister.

Resulullah’ın sözleri, dilden dile, gönülden gönüle bugünlere taşınmıştır.

Sevgili Peygamberimizin, “Her kim benim hadislerimden kırk tanesini belleyip başkalarına da öğretirse, kıyamet gününde Allah Teala, onu bilginler ve fakihler arasında diriltsin” sözü, 40 Hadis tercümelerinin, derlemelerinin, şerhlerinin yapılmasına kaynaklık etmiştir.

Değişik, ya da aynı konuda yapılan kırk hadis tercüme ve derleme çalışmaları günümüzde de sürdürülmektedir.

Bu kitap, Sevgili Peygamberimizin daha çok ahlâkî konularda buyurduğu kırk hadisi konu alan kırk yazıdan oluşmuştur.

Özellikle ilk ve ortaöğretimdeki gençlere yönelik olarak kaleme alınan bu yazılardan her biri, bir hadisin konusunu ana fikir olarak işlemektedir. Böylece bu yazıların, kompozisyon kuralları içerisinde bir anlamda örnek kompozisyonlar olması da amaçlanmıştır.

Öğrencilerimizin, konusunu Peygamberimizin sözlerinden alan bu kompozisyonlardan, özellikle; din kültürü ve ahlâk bilgisi, güzel konuşma ve yazma ile kompozisyon derslerinde de yararlanacaklarına inanıyoruz.

“Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!”

İNANMAK VE DOSDOĞRU OLMAK

Akıl ve mantık sahibi insan, meydana gelen her olayın arkasında bir nedenin olduğu­nu bilir.

Okuduğumuz her kitabın bir yazarı, yapılan her binanın bir yapıcısı vardır. Güzel bir tablo; başarılı bir ressamı, bizi etkileyen bir sanat eseri; bu eseri yapan sanatçıyı hatırlatır.

Uçsuz bucaksız evrene ve içindeki milyonlarca varlığa dikkatli bir gözle bakalım. Gök cisimlerinin, kendi yörüngeleri dışına çıkmadan, yüzyıllardır hareket etmesini sağlayan güç nedir? Güneş, tesadüfen niçin bir gün de batıdan doğmaz? Evrendeki bu sonsuz denge ve düzen, nasıl devam ediyor?

Toprağa ekilen çekirdek, filizlenir, büyür ve bir ağaç haline gelir. Bu ağacın plânı, dalı, yaprağı, meyvesiyle, çekirdekte mi gizli?

Teknik gelişmeler, son hızla gerçekleştiriliyor. İletişim araçlarının, bilgisayarların her geçen gün gelişmiş örnekleri üretiliyor. Bütün bu başarılar ve gelişmeler, insan aklının ve çalışmasının ulaştığı sonuçlardır.

İnsan, akıl denen bu değerli cevheri nereden almıştır?

Bütün bunlar, evrenin yüce bir varlık tarafından yaratıldığını, bize bir kere daha hatırlatıyor.

Bu yüce varlık, Allah’tır.

Sevgili Peygamberimiz, Allah’a inanmanın, O’na teslim olmanın ve O’nun yolunda dosdoğru yürümenin önemini vurgular ve der ki: “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!”

Evrendeki eşsiz düzen, Allah’ın birliğini, eşi ve benzeri olmadığını kanıtlamaktadır. Aksi durumda, evrendeki bütün düzen alt üst olurdu.

Allah’a inanmak, yüce bir varlığa sığınmak, ona teslim olmak demektir.

Allah’a inanan insan; doğru söyler, yalandan uzak durur, iyilik yapar. Allah’ın her şeyi gördüğü ve bildiği bi­linciyle; sözünde, özünde iki yüzlü davranmaz. Küçükleri sever; büyüklerine karşı saygılı davranır, çalış­manın bir ibadet olduğunu bilir. Çok çalışır ve insanlara faydalı olmayı amaçlar. Ahirette yaptıklarının karşı­lığını göreceğini bildiğinden, bütün davranışlarında; güzeli ve doğruyu amaçlar.

İnanan insan, bu ve benzeri dav­ranışlarıyla “örnek bir insan”dır. O, sözleri ve davranışlarıyla, Allah’a inanmanın mutluluğunu yaşar. İnan­mak, onu sonsuz bir mutluluğa götürür.

Allah’ın birliğine, eşi ve benzeri olmadığına inanarak mümin olmak…

İnanmak ve dosdoğru olmak. Gerçeklerden ayrılmamak, yalana, dolana, çirkine, günaha… kapıları kapatmak, önemli olan bu değil mi?

“Allah güzeldir, güzel işleri sever.”

EN GÜZELE DOĞRU

            Bilindiği gibi insan, varlıklar içinde en şerefli ve en üstün bir biçimde yaratılmıştır. Yüce Allah, insana; akıl, düşünce, hayal, konuşma, hafıza gibi eşsiz nimetler vermiş, buna karşılık O’na kulluk sorumluluğunu yüklemiştir.

Kulluk; Yaratıcımızın emir ve yasaklarına uymak, Müslüman’a yakışan bir biçimde yaşamaktır. Bizlere verilen nimetleri en güzel bir biçimde kullanmaktır.

Allah’ın bizlere emanet olarak verdiği değerleri neye göre, nasıl kullanacağız? Bu emanetlere nasıl ihanet etmeyeceğiz?

Kutsal kitabımız, insanın nasıl yaşaması gerektiğini, emir, yasak ve öğütleriyle anlatan bir kılavuz, bir yol göstericidir. Onun bu kılavuzluğunu, Sevgili Peygamberimizin kutlu sözlerinden de öğreniyoruz.

Sevgili Peygamberimiz, yolumuzu aydınlatan güzel sözleriyle bizlere ebedî mutluluğun işaret taşlarını da göstermiştir.

İnsan, hayatını İslâm’ın ışıklarıyla aydınlatmalı, hayatını anlamlandırmalı, böylece ebedî mutluluğu tatmalıdır.

Sevgili Peygamberimizin, “Allah güzeldir, güzel işleri sever” sözü de, insanın mutluluğu yakalaması şartlarını oluşturan işaret taşlarından biridir.

İnsan, işini en güzel bir biçimde yapmalı ve tamamlamalıdır. İnsana yakışan budur. Çünkü insan, yaratılmışların en değerlisidir.

Çevremizde şahit olduğumuz işlere bu açıdan bir bakalım. İşleri en güzel bir biçimde gerçekleştirdiğimizi söyleyebilir miyiz?

Üzülerek söylemek gerekirse, pek çok iş, baştan savma, alelacele ortaya konulmakta. Bu yarım yamalaklık ise pek çok problemi de birlikte getirebilmektedir.

Bize verilen işi yaparken nasıl bir davranış sergiliyoruz? İşe sarılıyor muyuz? Onu en güzel, en mükemmel bir biçimde tamamlama konusunda hangi noktadayız? Gerçekten işin hakkını mı veriyoruz, yoksa yasak savma kabilinden işi iğreti mi tutuyoruz?

Bilinen bir gerçektir ki; bugün hayranlık duyulan her iş, her sanat eseri, “en güzeli, en mükemmeli” bulmayı ilke edinen bir tavrın sonucu ortaya çıkmıştır.

Sinan’ın Selimiye’si, Yunus’un yedi yüzyıldır söylenilen ilâhileri, hat, tezhip sanatımızın eşsiz örnekleri, en güzeli yakalayabilmenin, estetiğe ulaşabilmek anlayışının alın teri ve göz nurunu yansıtmaktadır.

En güzel bir biçimde yaratılan insanın, sözleri, davranışları, işleri “en güzel” olmalı değil mi?

 

“Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir.”

KUR’AN’I ÖĞRENMEK, ÖĞRETMEK

Her âletin ve makinenin bir kullanma kılavuzu vardır. Bu kullanma kılavuzunu okumadan âlet veya makineyi doğru biçimde kullanamayız. Kılavuzda belirtilen konulara dikkat etmemek, makineyi bozar. Makineyi üreten o makinenin doğru bir biçimde nasıl kullanılacağını bilir.

İnsan da, Yüce Allah tarafından en güzel biçimde yaratılan bir varlıktır. İnsanı, noksansız bir makineye benzetebiliriz.

Maddî ve manevî ihtiyaçları olan insanın mutlu olabilmesi için, bir kılavuza ih­tiyacı vardır.

İnsan, sonsuz mutluluğa ulaşmak için neler yapacak, nelerden uzak dura­caktır? Yaşantısını nasıl düzenleyecek, ailesine, devletine, milletine, diğer varlıklara nasıl davranacaktır?

Yüce Allah, bu soruların cevabını ilâhî kitaplarla insanlara bir kılavuz olarak göndermiştir. İnsan, bu kılavuza uyduğu ölçüde sonsuz mutluluğa ulaşacaktır.

Kutsal kitaplarda belirtilen emir ve yasaklar, insanın mutluluğu içindir. Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan insanlar, bu dünyada ve ahirette mutsuz olurlar.

İnsanlar, zamanla yanlış yollara saparak şaşırabilirler. Gerçekleri, kendi çıkarları doğrultusunda değiştirebilirler. Kendi yanlışlarını doğruymuş gibi gösterebilirler.

Kutsal kitaplar, insanları uyaran, onların doğruyu bulmalarını sağlayan ilâhî kılavuzlardır.

Allah, Kur’an’ı okuyup anlayalım ve ona uyalım diye göndermiştir.

Kur’an-ı Kerim’in anlamını vermek amacıyla, tercüme ve mealler, içerisindeki konular iyice anlaşılsın diye tefsirler yazılmıştır. Kur’an’ı anlamak için bunlardan yararlanmalıyız.

Kur’an’da anlatılan olaylardan ders alırız. Onu okudukça bilgimiz artar, davranışlarımız güzelleşir.

Allah’a iyi bir kul olmak, onun emir ve yasaklarını anlamaya bağlıdır. Samimi bir inanca sahip olmak, bir ibadeti doğru bir şekilde gerçekleştirmek, Yüce Kitabımızı çok iyi anlamakla, yine Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak, Kur’an’ı okuyup yaşamakla mümkündür.

Bize bizi, hayatı, iman ve ibadeti, güzel ahlâkı öğreten Kur’an-ı Kerim’i okumayı, okutmayı, anlamını öğrenmeyi öğütleyen Sevgili Peygamberimiz, “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğreteninizdir” buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimizin övdüğü insanlardan mı olmak istiyoruz?

O halde yapacağımız iş: “Kur’an’ı öğrenen ve öğretenler”den olmaktır.

 

“Namaz dinin direğidir.”

DİNİN DİREĞİ NAMAZ

            Bilindiği gibi Müslüman olmanın temel şartı kelime-i şahadeti getirmektir. Yani, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanmak ve Hazreti Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğunu tasdik etmekle Müslüman olunur.

Müslüman insan, bu ilk adımdan sonra inandığı Yaratıcısının emir ve yasaklarına uymaya çalışır, O’nun rızası doğrultusunda Müslüman’ca bir hayatı yaşamaya başlar.

Allah’ın kullarına yönelik emir ve yasakları Kur’an-ı Kerim’de sıralanmıştır. Yine Sevgili Peygamberimizin kutlu sözleri, davranışları da Müslüman insanın yolunu aydınlatan ışıklardır.

Müslüman olmak, insana önemli görev ve sorumluluklar yükler. İslâm’ın şartları olan; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek, kelime-i şahadet getirmek, Müslüman’ın görev ve sorumlulukları arasında yer alır. Yine insanın, Yaratıcının istekleri doğrultusunda hayatını düzenlemesi de büyük önem taşır.

İslâm’ın şartları arasında belirtilen namaz, Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle “dinin direği”dir. İslâm inancını bir çadıra benzetirsek, namaz bu çadırın direğidir, temelidir. Onsuz çadırın ayakta durması imkânsızdır.

Namaz kılmak, inancımızı; ayakta, diri, canlı tutmaktır. Günde beş defa Yaratıcımıza yaklaşmak, O’na yakarmaktır.

Oruç, hac, zekât, kurban kesmek gibi ibadetler, yılın belirli aylarında veya günlerinde yapıldığı halde, namaz her gün beş defa aksatılmadan kılınır. Bu anlamda namaz, bize kulluğumuzu sürekli bir biçimde hatırlatır. Namazda okuduğumuz sureler, namaz öncesi alınan abdest, bizi madden de, manen de temizler.

Allah rızası için kıldığımız namaz, Yaratıcımıza sığınmayı ifade eder. O’na sığınmak ise, bizi mutlu ve huzurlu kılar. Ruhî açlığımızı giderir. Gönlümüzü onarır, bizi iyiye, güzele, doğruya götürür.

Günde beş vakit Yüce Allah’a yönelen insan; kötülükten, çirkinlikten uzak durur. Çünkü namaz, bizi kötülükten uzaklaştırır.

Cuma namazları, haftada bir gün bütün müminleri bir araya getirir. Onları tanıştırır, kaynaştırır.  Bayram namazları, bizlere bayram sevinci yaşatır.

Sevgili Peygamberimiz, namazın cemaatle birlikte kılınmasını tavsiye etmiştir. Cemaatle kılınan namaz; birlik, beraberlik duygularımızı da canlı tutar. Saygı ve sevgiyi yaygınlaştırır. Aynı safta birlikte olduğumuz insanlarla kardeş olduğumuz gerçeğini sıkça hatırlatır bize.

“Namaz dinin direğidir” buyuruyor Sevgili Peygamberimiz.

İnancımızı; dimdik, canlı bir biçimde mi yaşamak istiyoruz? Küçük bir sallantıda yerle bir olan binalar gibi yıkılmamak için, inancımızı sağlam temeller üzerine kurmamız gerekiyor. Biliyoruz ki, bu sağlam temelin en etkin harcı namazdır.

İnanıyoruz ki namaz, bizi sonsuz mutluluğa taşıyacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Oruç tutunuz, sağlık bulunuz.”

SAĞLIK REÇETESİ: ORUÇ

            Osmanlı Padişahı Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman, “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyor. Şair Padişah, bu beytiyle “sağlık” nimetinin önemini vurguluyor ve asıl “devlet”in sağlık olduğunu dile getiriyor.

Sağlıklı yaşamanın kıymetini nedense bilemiyoruz çoğu zaman. Gençlik, zaman, sağlık gibi nimetlerin kıymetini kaybettiğimizde çok daha iyi anlıyoruz. Yaşlılar gençliklerinin kıymetini bilemediklerini söylüyorlar. “Vakit nakittir” sözünü çoğumuz yeterince anlayamıyoruz.

Ya sağlık?

Yaşlı, genç, sağlıkla ilgili sıkıntısı bulunan herkes, sağlıklı olduğu günleri hatırlayarak “keşke” der: “Sağlığıma dikkat etseydim.”

Yaratıcımız, insanın sağlıklı yaşaması için gerekli nimetleri de onunla birlikte yaratmıştır. Tıp, bu alandaki çalışmalarını sürdürmekte, hastalıklarla mücadele yolunda, kâinattaki bu nimetleri ilâca dönüştürmeye çalışmaktadır.

Sağlıklı olmak ne büyük bir nimettir!

Sağlıksız olan insan, sağlıklı olmak için nelerini vermez? Farklı bir yaklaşımla birkaç soruyu cevaplayalım: “Yalnızca bir gözümüzü bedelini vererek almak isteyen birisinden kaç lira isteriz?, Aklımızın belli bir yüzdesini hangi bedelle başkalarına verebiliriz?” Bu ve benzeri sorular sağlığımızın ne derece büyük önem taşıdığını ortaya koymuyorlar mı?

Sağlığımız elbette çok büyük bir nimettir.

Bu nimetin hakkını vermek durumundayız.

Sağlıksız olan insan, yaşantısını normal ölçülerle sürdüremez. İbadetini, görev ve sorumluluklarını hakkıyla yerine getiremez. Bu açıdan sağlığa dikkat etmek, aynı zamanda dinî bir görev ve sorumluluktur.

Sağlıklı yaşamak için gereken kuralları yerine getirmek durumundayız. Temizliğe dikkat, vücudumuza zarar verici maddeleri kullanmamak, sağlıklı beslenmek, ruhî ihtiyaçlarımızı gidermek vb. bizi sağlıklı kılar. Dinimizin haram kıldığı şeyleri yemek, içmek, günahlardan kaçınmamak günah olduğu gibi, sağlığımızı da tehlikeye sokar.

Sağlıklı yaşamak için reçete; Yaratıcımızın emir ve tavsiye ettiği bir biçimde yaşamaktır.

İbadet, ruh sağlığımız kadar bedenimiz için de büyük önem taşıyan bir görevdir.

Namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetler bu anlamda pek çok hikmeti de birlikte taşırlar.

Sevgili Peygamberimizin, “Oruç tutunuz, sağlık bulunuz” sözü sağlıklı yaşamak için altın bir öğüttür.

Orucun insanın beden ve ruhuna yönelik olumlu etkileri, bedeni yenileyici, bir anlamda vücudu bir ay bakıma alışı, ruh sağlığını onarıcı, ruhunu inceltici, ona aç insanların halini hatırlatıcı vb. pek çok hikmetini de düşünerek, “oruç tutalım sağlık bulalım.”

 

 

 

 

“Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden salim olduğu kimsedir.”

EMİN İNSAN

            Sevgili Peygamberimiz, yalnızca Müslümanlara değil, bütün insanlık için örnek bir kişiliğe sahiptir. Onun hayatını okuyanlar, öğrenenler bu gerçeği bütün ayrıntılarıyla görürler.

O, dostunun da düşmanının da gözünde “Muhammedül Emin”dir. Yani güvenilen, itimat edilen Muhammed… Yalan söylemeyen, dosdoğru, emanete ihanet etmeyen, iyiliksever… her yönüyle mükemmel, örnek bir insan. Sevgili Peygamberimizi kendine örnek alan Müslümanlar, onun kutlu sözlerinin aydınlığında hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Bu sözler, yolumuzu aydınlatır, bu sözlerden ders almak ise bizleri olgunlaştırır.

“Müslüman, diğer Müslümanların dilinden ve elinden salim olduğu kimsedir” buyuruyor Peygamberimiz.

Müslüman, insanların dilinden ve elinden emin olunan insan olmalıdır elbette.

Dilinden ve elinden emin olmaktan ne anlıyoruz?

Müslüman; kötü, çirkin, kaba söz söylememekle, başkalarının sırlarını ifşa etmemekle, dedikodu, gıybet yapmamak, diğer insanlara zarar vermemekle “emin insan” sıfatına lâyık olur. Yalnız sözle, dille değil, tutum ve davranışlarımızla da insanlara zarar veremez Müslüman insan. O, en hayırlı insanın başkalarına yarar ölçüsünde değer kazanacağını, insanlara zarar vermenin ise günah ve sorumluluğunu bilir.

Arkadaşımız, komşumuz… nasıl bir insan? Çevresinde onu tanıyanlara soralım. Alacağımız cevaplar çok önemli.

Çevremizdeki insanlar bizi nasıl değerlendiriyor? Doğru, dürüst, güvenilir, emin, iyiliksever… Yoksa; yalancı, sözüne güvenilmez, kötü niyetli mi?

Bu cevaplar, toplumun bize verdiği notları ifade eder.

Çevremizdeki insanların değerlendirmelerine “bana ne!” diyebilir miyiz? Hepimiz aynı toplumun bireyleriyiz. Birlikte yaşıyoruz. Aynı apartmanı, okulu, ili, köyü, sokağı paylaşıyoruz.

Allah’a karşı görevlerimiz yanında, çevremizdeki insanlara karşı gösterdiğimiz olumlu davranışlarla “diğer Müslümanların elinden ve dilinden salim olan” insanlardan, gerçek Müslümanlardan oluruz.

Kimi insanlar, kulluk sorumluluğunu yalnızca yaptıkları ibadetle yerine getirdiklerini sanırlar. Müslüman’ın, çevresindeki insanlarla ilişkilerinde de sorumluluk taşıdığını önemsemezler.

Müslüman; imanı, ibadeti ve örnek davranışlarıyla sorumluluğu yerine getirmeye çalışır. İnsanlarla ilişkilerini Müslüman’ca sürdürmeye çalışır. Müslümanlığın insanı “emin”, “güvenilir”, “dürüst” ve “olgun insan” haline getireceğini bilir.

Böylesi insanlardan olmayı kim istemez!

—————————————

AHLÂKÎ GÜZELLİK

            Bilindiği gibi Allah, insanı en güzel şekilde ve bütün varlıkları ona hizmet edecek biçimde yaratmıştır.

İnsan, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri en güzel şekilde kullanmak durumundadır.

İnsan, huy ve davranışlarını güzelleştirdiği oranda insandır.

Güzel davranışlarımız bizi her zaman topluma yararlı hale getirecektir. Huy ve davranışlarımızı güzelleştirmek için başta Peygamberimiz olmak üzere en güzel örneklere benzemeye çalışmalıyız. Bu güzel örneklerin çevrelerine nasıl davrandıklarını, huyların nasıl düzeldiğini öğrenmeliyiz. Onları rehber edinmeliyiz. Böylece huy ve davranışlarımız her geçen gün daha da güzelleşecektir.

Güzel huyların başında, şüphesiz doğru olmak gelir. Söz ve davranışlarımızda, her zaman doğru olmalıyız. Dinimiz İslâm, doğruluğa çok önem vermektedir. Büyük düşünürümüz Mevlânâ bu konuda, “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” demiştir.

Bir diğer güzel huy, hak ve adalete uygun davranmaktır. Hepimiz çevremize adaletli davranmak zorundayız. Toplumumuzun örf ve adetlerine uymak da güzel huy ve davranışlarımızdandır.

Toplumumuzun güzel adet ve geleneklerini yaşatmak zorundayız. Bunlara saygılı olmak durumundayız.

Bir başka güzel huy ve davranış, ağırbaşlı ve ölçülü olmaktır. Ağırbaşlı olmak, toplumda yerimizi bilmek; nerede, ne zaman, nasıl hareket edeceğimizi belirlemek elbette güzel huylardandır. Yerli yersiz konuşmak, büyüklerimizi yeterince dinlememek, onları saymamak, onlara saygısızlıkta bulunmak, ölçüsüzlüğümüzü gösterir. Neyi bilip neyi bilmediğimizi bilerek davranmak zorundayız. Kısacası her işimizde ağırbaşlı ve ölçülü olmalıyız.

Güzel huy ve davranışlar elbette bu kadar değildir.

Dinimizin emrettiği güzel huyları yapmak, bizi güzel huylu kılar.

Selâm vermek, güler yüzlü olmak, yardımsever olmak, insanlara saygı ve sevgi göstermek, hayvanları sevmek ve acımak, fakir-fukaraya sadaka vermek, özellikle yaşlılara saygı göstermek, onlara nazik davranmak, insanlara karşı ölçülü olmak da güzel huy ve davranışlar arasındadır.

 

 

 

 

“Nefsini bilen Rabbini bilir.”

KENDİNİ BİLMEK

            Yunus Emre, “İlim, ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nice okumaktır” diyor. İlmin amacının insanın kendini tanıması olduğunu dört mısrada özetliyor.

Yaratıcımız, insanı varlıkların en üstünü, en şereflisi olarak yaratmıştır. İnsan, kâinatın adeta özüdür. Bütün varlıklar ona hizmette adeta yarışır. Arılar ballarını, meyve ve ağaçlar meyvelerini onun için hazırlar. Güneş, ay, yağmur, deniz, ırmak, her şey, Yaratıcının emriyle insan için kendilerine verilen görevi yerine getirirler. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, insana gönderilmiş, peygamberler ona doğru yolu göstermek için görevlendirilmişlerdir.

Yazılan bütün kitapların muhatabı insandır. İlim adamları, sanatçılar, şairler, ekonomistler vb. daha yaşanabilir, daha sağlıklı bir dünya hazırlamak için çalışmalarını sürdürürler. Tıp, onun ruhî ve bedenî sağlığı, edebiyat, onun duygu ve düşüncelerini aktarmak için vardır.

İnsan, Yaratıcımızın bir sanat eseri olarak yaratılmıştır. O, kendisine verilen binlerce nimet karşılığında kendi yaratıcısını tanımak, O’nun emir ve yasakları doğrultusunda hayatını sürdürmek, dünyadaki sınavını vererek öte dünya mutluluğa kavuşmak durumundadır.

Sevgili Peygamberimiz, “Nefsini bilen Rabbini bilir” buyuruyor.

İnsanın sınavı kazanması, ancak kendisini tanımasıyla mümkündür.

İnsan kendisine sormalı: Ben kimim? Beni kim var etti? Görevim, sorumluluklarım nelerdir? Beni bunca nimetle birlikte yaratan Rabbim benden ne istiyor? Söz ve davranışlarım açısından hangi noktadayım? İki günüm birbirine eşit mi? Çirkin huylarım, zaaflarım neler? Bunları nasıl düzeltebilirim? Neleri biliyor, neleri bilmiyorum? Hangi yeteneklerim var? Bu yetenekleri nasıl insanların yararına kullanabilirim?

Bu ve benzeri sorular, insanın kendisini tanımasına yol açacak ve insan o yolda gerçeği bulacaktır: “Ben bir kulum. Yaratıcım: Allah. O’na, kendime, insanlara karşı görev ve sorumluluklarım var.”

Kişisel gelişim uzmanları da insanın her şeyden önce kendisini tanımasını, kendisiyle ve toplumuyla barışık olmasını, hayata olumlu bakmasını tavsiye etmektedirler. Bu, insanın başarılı ve mutlu olmasına yönelik bir tavsiyedir.

Kendini hakkıyla tanıyamayan insan, başarısız ve mutsuzdur. Hayatı kendisine de, çevresine de zehir eder. İnsan olduğunu unutur. İnsana yakışmayan davranışlar sergiler. Zulmeder, zarar verir. Allah’ın kulu olduğunu unutur; nefsine, paraya, mevkiye, kötülüğe, çirkinliğe kul olur; onların dediğini yapar. Gerçek kul ise, bunlara kul değil, efendi olur. Onları iyilikte, güzellik ve doğrulukta kullanır.

Kendimizi ne derece tanıyoruz?

İnsanı tanıyor muyuz?

Kul olduğumuzu unutmamak için neler yapıyoruz?

Bu soruların cevabını doğru bir biçimde vermek için kılavuz ve şaşmaz ölçü: “Nefsini bilen Rabbini bilir.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Ameller niyetlere göredir.”

AMELLER/NİYETLER

            İnsanlar, olaylar karşısında farklı tepkiler gösterirler. Bu tepkilerini söz ya da davranışlarıyla ortaya koyarlar: Kızarlar, üzülürler, sevinirler, mutlu olurlar.

Hayvanlar da içgüdüleriyle tepkilerini ortaya koyarlar. Bu tepkiler bilinçli bir hareket olarak değerlendirilmez. Onlar, yaratılıştan gelen güdüleriyle; kendilerini korumak, nesillerini devam ettirmek… gibi sebeplerle farklı hareketler ve tepkiler gösterirler.

İnsan tepkilerinin, hareketlerinin, söz ve davranışlarının arkasında ise bilinç, ya da bilinçaltında oluşan sebepler vardır. Düşüncesi, dünya görüşü, inancı, karakteri, insanın hayata ve olaylara bakışını belirler. Bu bakımdan insanın gösterdiği her davranış, kendi duygu ve düşüncelerini yansıtır.

Ailemiz, yetiştiğimiz çevre, kişiliğimizi oluşturduğumuz birikimler, hareketlerimizi şekillendirmede çok etkilidir. Bu nedenledir ki, bir olaya her birimiz farklı açılardan bakar ve farklı tepkiler ortaya koyarız. Hepimiz, olaylara çoklukla öznel yaklaşırız. Değerlendirmelerimiz; kendimize göre, kendi açımızdandır.

Bir duygu, düşünce ve olay karşısında sergilediğimiz davranışın, söylediğimiz sözün bir çıkış noktası vardır. Biz, o sözü ya da davranışı belli bir amaç için, belli bir niyetle, düşünceyle söyler ve ortaya koyarız.

Niçin okuruz? Niçin bir meslek sahibi olmaya çalışırız? Niçin yemek yer, gezer, eğlenir, ibadetlerimizi yerine getirmeye çalışırız?

Bu sorulara her birimiz elbette farklı cevaplar veririz: “Zevk için okuyorum”, “Kültürlü olmak, bilgi almak için okurum”, “yaşamak için yiyoruz”, “Allah’ın rızasını kazanmak için ibadet ediyorum”, “günümü gün etmek için eğlenirim”, “zengin bir kişi, zengin bir aile kurmak için…” “Bu mesleği sevdiğim için seçiyorum…” Bütün bu cevaplar, niçin istediğimizi, yani niyetimizi yansıtır. Soruları biraz daha açmak mümkün: “Niçin zengin olmak istiyorsun?” İnsanlara, topluma yardım etmek için mi, yoksa lüks içinde, har vurup harman savurarak yaşamak için mi?”

Sevgili Peygamberimiz: “Ameller niyetlere göredir” buyurarak, ortaya koyduğumuz davranışlarımızın değerinin, o konudaki niyetimizle doğrudan ilgili olduğuna dikkatimizi çeker. Amellerimiz, davranışlarımız, sözlerimiz, tercihlerimiz, hareketlerimiz, niyetimizle anlam kazanır ya da anlamsızlaşır.

Bir fakire Allah için mi, yoksa gösteriş için mi yardım ediyoruz? Bir asker, Allah için, şehadet için mi, yoksa düşmandan mal ve ganimet almak için mi askere gider? Çalışmak, yalnızca daha çok mal, daha çok para kazanmak, diğer insanlardan üstün olup onları aşağılamak için mi, yoksa başta ailemiz olmak üzere, insanlara, topluma yardım etmek, daha huzurlu ve mutlu yaşamak için mi?..

Davranışlarımızın arkasındaki asıl niyetimizi sık sık kendimize sormanın, bizi huzur ve ebedî mutluluğa taşıyacağını unutmayalım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Allah, sizin dış görünüşlerinize bakmaz, ancak kalplerinize bakar.”

DIŞ VE İÇ

            Yaşadığımız toplumda, her insanın belli bir yeri vardır. Belli bir görevi, mesleği, konumu sürdüren insan; sözleri, davranışları, özellikle de çalışmasıyla daha üst görevlere getirilir.

Çevremizdeki insanları çoğunlukla, görevlerine göre değerlendiririz. Onlara bakışımızda, kılık kıyafeti, söz ve davranışları da etkili olur.

Kılığı kıyafeti, konuşması düzgün, davranışları tutarlı insanlara saygı duyar, onları her zaman takdirle anarız.

Bir insanla tanışırken gözümüze ilk çarpan şey onun kıyafetidir. Sonra onunla konuşur, hayata ve olaylara nasıl baktığını anlar, zevklerini, huylarını, davranışlarını değerlendiririz. Ortak duyguları paylaşmamız halinde dost ve arkadaş oluruz.

Günümüzde pek çok insan, insanı daha çok dış görünüşüne ve kılık kıyafetine bakarak değerlendirmektedir. Bu insanlara göre kıyafet, belirleyici ölçü olmaktadır çoğu zaman: Kılık kıyafeti düzgün insan; okumuş, tahsilli, başarılı, zengin ve önemlidir. Kıyafetine dikkat etmeyen ise; okumamış, cahil, önemsiz bir insandır.

Dış görünüşü, kılık kıyafeti, zenginliği elbette bir insan için önem taşır. İlk bakışta insanda bir saygı oluşturur. Ne var ki insanı tanıma ve değerlendirmede dış görünüşe takılıp kalmak, insanı yalnızca kıyafetiyle, maddî zenginliğiyle değerlendirmek, çoğu zaman bizleri yanlış kanaatlere götürür.

Bu konuda güzel bir örnektir Nasrettin Hocanın “Ye kürküm ye” hikâyesi. Bir ziyafete normal kıyafetle giden Nasrettin Hoca, kendisini görmezlikten gelenlere ders vermek için, oradan kısa süre ayrılıp bir kürk giyerek gelir. İltifatlar, ikramlarla karşılık görür ve der: “Ye kürküm ye!” İltifat Nasrettin Hoca’ya değil, kürkedir.

Maddî imkânı yerinde olmadığı için belli düzgün bir kıyafet dahi bulamayan, ama gönlü zengin, değerli nice insanlar vardır. Yine kıyafetinden başka hiçbir kıymeti olmayan insanlar…

Bir şair, “eşeğe altın semer vursalar da, eşek yine eşektir” tarzındaki mısrada dışın değil, için önemini vurgular.

Zarf mı, zarfın içindeki mektup mu değerlidir?

Sevgili Peygamberimiz, “Allah, sizin dış görünüşlerinize bakmaz, ancak kalplerinize bakar” buyurur. Kalp güzelliğine ve zenginliğine dikkat çeker.

Allah katında asıl değer, insan gönlünün zengin olmasıdır. Asıl zenginlik, tükenmez hazine budur.

Dış güzelliğimiz, zenginliğimiz geçici, ruh güzelliğimiz ise, sonsuza kadar kalıcıdır. Çünkü Allah’ın nazarı, bedenimize, maddî yanımıza değil, ruhumuza, yüreğimizedir.

“Her iyi iş sadakadır.”

“ALLAH İÇİN SADAKA”

            Sadaka; genelde fakir ve yoksul insanlara verilen para ve mal anlamlarında kullanılır.

Geniş anlamıyla, iyi niyetle insanların hayrına yapılan her davranış “sadaka” olarak değerlendirilir.

İslâm, bir toplumda iyi, güzel ve doğru her davranışı benimser, bunları hayırlı iş olarak görür. İnsanlığın zararına her hareketi ise şer olarak değerlendirir. “İyiliği emir, kötülüğü nehiy” ilkesi de bu çerçevede temel bir görev olarak kabul görür.

Ölümle bu dünya sayfasını kapatan insan, İslâm’a göre insanlığın hayrına yaptığı her hareketinin bile sadaka sayıldığını bilir.

Atalarımız bu anlayışla; aşevleri, darülacezeler, yollar, köprüler, hanlar, hamamlar, külliyeler, kütüphaneler vb. inşa etmişlerdir. Bu hizmetlerin kıyamete kadar sürmesi için vakıflar kurmuşlardır.

Ölçü; insanlığın hayrına, her şey olumlu, güzel… Zararına olan her şey olumsuz, haram, çirkin…

Kim insana yararlı işler yapıyor? O hayırlı insan!

Fakire sadaka vermenin ödülü; sevap.

Maddî durumları müsait olmayan Müslümanlar bu sevabı nasıl kazanacaklar? Bu soru, Sevgili Peygamberimizin “Her iyi iş sadakadır” sözüyle cevabını buluyor.

Sadaka verecek paramız mı yok? Güzel söz söyleyelim, güzel işler yapalım. Büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi ile yaklaşalım. Kötü, çirkin, kaba davranışlardan kaçınalım. Güler yüzlü olalım. Kısacası güzel işler, güzel davranışlar sergileyelim. Bütün bunlar sadaka sayılır elbette. Ne var ki, bu güzel davranışlar yalnızca Allah’ın rızası için ortaya konulmalı. İnsanları kandırmak için onlara güzel söz söyleme, güler yüzle karşılık verme nasıl sadaka olur?

Her güzel işi sadaka sayan ve onu sevapla, cennetle ödüllendiren bu anlayış, toplumu daha yaşanabilir bir dünyaya dönüştürür. Toplum her gün daha iyiye, güzele, doğruya doğru yol alır. Güzel insanların sadakalarıyla sağlıklı bir gelişme gösterir toplum. Güzel şeyler, güzel insanlar alkışlanır, takdir görür. Çirkin işler, yanlış adımlar kınanır, önlenir.

İnsana yararlı her işin sadaka olduğuna inanan insanlardan oluşan toplumlar, bu inançla; huzuru ve mutluluğu yakalar.

Bu toplumda yaşayanlar, sadakalarının aydınlattığı yoldan geleceğe emin adımlarla yürürler.

 

 

“Gerçek zenginlik, gönül zenginliğidir.”

ASIL ZENGİNLİK

            Hayat; ümitlerin, acıların, sevinçlerin, mutlulukların yaşandığı bir dönemi ifade eder.

Doğumla başlayan ve ölüme kadar devam eden bu dünya hayatında her türlü duyguyu tadarız. Hemen her düşünceyle, davranışla karşılaşırız. Hayatımızı en güzel biçimde değerlendirmeye çalışır, mutlu olmak isteriz.

Hayatımızı istediğimiz biçimde sürdürebilmek için maddî ve manevî değerlere ihtiyaç duyarız. En azından, temel ihtiyaçlarımızı gidermek için para kazanmaya çalışırız.

Bir meslek sahibi olmak, belirli işlerde çalışmak, geçinmek için önemli bir şarttır. Ne var ki, bir meslek sahibi olmamasına rağmen, maddî imkânları yerinde olan zengin insanlar da vardır. Yoksulluk içinde kıvranan, zenginlik içinde olmasına rağmen durumundan şikâyetçi olan, cimri, cömert, binbir çeşit insan… Maddî durumu yerinde olan da olmayan da daha güzel imkânlara ulaşmak ve zengin olmak ister. Bu yolda çalışır, didinir.

Zengin olmak için meşru olmayan yollara başvuran kimi insanlar da vardır. Bunlar; kumar, rüşvet, hırsızlık gibi kötü alışkanlıklarla zenginleştiklerini düşünürler. Alın teri dökmeden, helâlinden kazanmak yerine haram yolu seçerler.

İnsanları çirkin yollara dahi düşüren para ve zenginlik hırsıdır. Bu hırs, insanlara helâli haramı unutturur, yalan söyletir, sahtekârlığa, adaletsiz davranışlara götürür.

İnsan, elbette zengin olmak ister. Ne var ki, zengin olmanın da insana yüklediği bir sorumluluk vardır. Müslüman bir zengin; sadakasını, zekâtını verir. Yoksullara yardımda bulunur. Hayır, hasenat işlerini destekler. İnsanların yararına işler yapar, yaptırır.

Zenginliğin getirdiği sorumluluktan uzak insan ise, fakiri, yoksulu sömürür, lüks ve israf içinde yaşar ya da cimrilikle zenginliğine yeni zenginlikler katar. İnancımız, böylesi zenginliği kınar. Bu zenginliği ruhî yoksulluk sayar. Ruhu taşlaşan bu insanın, maddî zenginliği neye yarar?

Öte dünyaya inanan bir insan, parasını nerede, nasıl kazandığı ve nerelere harcadığı konusunda da hesaba çekileceğini, maddî zenginliğin geçici olduğunu, yarın belki iflas, yangın vb. nedenlerle elden gidebileceğini bilir. “Para iyi bir hizmetçi, kötü bir efendidir” diyerek paranın kölesi değil, efendisi olmak ister.

Sevgili Peygamberimizin, “gerçek zenginlik, gönül zenginliğidir” sözünü kendisine ilke edinir.

Gönül zenginliği bitmez, tükenmez bir hazinedir.

Gönlü zengin insan şunu çok iyi bilir: Maddî zenginlik tükenebilir, bugünün zengini yarının fakiri olabilir. Ama cennetle ödüllendirilen asıl zenginlik, gönül zenginliğidir.

“Doğru sözlülük iyiliğe, iyilik de cennete götürür.”

DOĞRU SÖZLÜLÜK, İYİLİK, CENNET

Doğruluk; doğru olma, iki yüzlülükten uzak durma, dürüstlük gibi anlamlara gelir.

Bir olay karşısında, iyi veya kötü davranışlar gösterebiliriz. İçimizde bir ses, bizi iyiliğe çağırır. İyi davranışlar göstermemizi ister. Kötü davranışlar yaptığımız zaman, bize pişmanlık duygusu verir.

Bizi, iyiliğe, doğruluğa çağıran bu sese, vicdan diyoruz.

Doğruluk, vicdanımızın sesine kulak vererek hareket etmektir.

Doğruluk; toplumda kardeşlik, dostluk, sevgi ve saygı, adalet, acıma duygularını geliştirir. Yüce dinimiz, kişinin, düşünce, söz ve davranışlarında doğru olmasını ister. Doğruluğun karşıtı, yalancılık, iki yüzlülüktür: Bunlar, toplumda sevgi, saygı ve güveni sarsan, çirkin huylardır.

İnsan, toplumda söz ve davranışları ile değerlendirilir.

Doğru sözlülükle ve doğru davranışlarla toplumda yerimizi almalıyız.

Doğruluk, önce içimizde gerçekleşmelidir.

Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına uymak, doğru düşünmemizi sağlar. Doğru düşünme, inanç ve düşüncelerimizin doğru olmasıyla belirir.

Kimi insanlar, inançlarını sağlam temellere oturtamadıkları için doğruyu bulamaz­lar.

Geçmişte peygamberleri dinlemeyen, Allah’ı yalanlayarak, putlara, ateşe, aya, yıldızlara tapan insanlar vardı. İnançları doğru olmayan bu insanların yanıldıkları ve pek çok yanlışa, “doğru” diye sarıldıkları görülmüştür. Meselâ o dönemde, “ata­larımızdan böyle gördük” diyerek, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen insanlar vardı.

Doğru düşünmenin bir önemli şartı da, bilgili olmaktır. Bir konuda doğru karar vermemiz, o konu ile ilgili bilgileri bilmemize bağlıdır. Yanlış bilgiler, doğruyu bilmemizi ve bulmamızı engeller.

İlk emri “Oku!” olan dinimiz, tüm insanlara öğrenmelerini ve öğrendikleriyle doğruyu bulmalarını emretmektedir.

İyi bir Müslüman, sözü özüne, özü sözüne uyan insandır. O, konuşurken doğruyu söyler. Verdiği sözü yerine getirir, yapamayacağı iş için, söz vermez.

Her zaman doğruyu söylemeliyiz.

Yaptığımız bir hatayı, “ben yapmadım” diyerek inkâr etmek ya da bir başkasının üzerine atmak, çirkin bir davranıştır. Hele hele, mahkemelerde yalancı şahitlik yapmak, yalan yere yemin etmek, insanlığa sığmaz. Bu durumda, haklı ile haksızı ayırmak mümkün olmaz, ortaya adaletsizlik çıkar.

Doğru sözlü insanlar, kişilikli insanlardır. Onlar, sözün önemini bilir, bu nedenle doğru konuşurlar.

Hiç yalan söylemeyen, kendisine teklif edilen bütün ödüllere rağmen, doğruluktan ve doğru sözlülükten ayrılmayan Peygamberimize “Muhammedül Emin (Güvenilir Muhammed)” denildiğini biliyoruz.

İyi bir Müslüman, Peygamberimizin; “Doğru sözlülük iyiliğe, iyilik de cennete götürür” sözünü unutmaz, doğru sözden, iyilikten ayrılmaz.

İyi bir Müslüman, her zaman ve her yerde doğru davranmayı kendisine ilke edinir.

Düşünce, söz ve davranışlarda doğru insanlardan oluşan bir toplum, huzur ve güven içindedir. Böyle toplumlarda; kötülükler azalır, insanlar birbirlerine güvenir, sevgi ve saygıya dayalı bir hayat yaşanır.

 

 

 

 

 

“Ya hayır söyle, ya sus!”

KONUŞMAK/SUSMAK

            İnsan, en şerefli bir varlık olarak yaratılmıştır. Yaratıcımız, bu nedenle her zaman insana yakışan bir biçimde yaşamamızı emreder. Duygu, düşünce, sosyal ilişkiler, toplum halinde yaşama, aynı zamanda bir sorumluluk taşımamızı da öğütler.

Yüce Kitabımız, toplumda insanca yaşamamız için gerekli şartları ve özellikleri sıralar. Hayatımızı anlamlandırmak için bize kılavuzluk eder. Nasıl düşünmemiz, nasıl davranmamız gerektiğini ondan öğreniriz. Ona uyduğumuz ölçüde mutlu ve başarılı olacağımızı biliriz. Bir olay karşısında tepkimizi yine onun ışığında belirlemeye çalışırız. Çalışmamız, uyumamız, konuşmamız, insanlarla iletişimimiz… Hayatımızın her dönemine ilişkin bu ilâhî emir ve öğütlere uyduğumuz ölçüde olgunlaşırız.

Bu öğütler nelerdir?

Bu konuda ilk kaynak, şüphesiz Yüce Kitabımızdır. Sevgili Peygamberimizin kutlu sözleri de, yaşantımızda bize yol gösterir, ders alacağımız örnekleri oluşturur. Davranışlarımız yanında, konuşmalarımıza, sözlerimize de dikkat etmek durumundayız.

Ne zaman, nasıl konuşmalı? Nerede susmalı?

Bunu, çoğu kez, olaylar ve davranışlarımız belirler.  Sevgili Peygamberimizin temel bir ölçü olarak bizlere öğütlediği bir sözünü unutmamak durumundayız: “Ya hayır söyle, ya sus!”

Konuşmalarımız; bir işe yaramalı, güzel duyguları, doğru düşünceleri yansıtmalı. Yapıcı, ders verici, gönül alıcı, ara bulucu, yararlı, yol gösterici olmalı. Kısacası “hayır”lı olmalı. Duygu ve düşüncelerimizi konuşmalarımızla aktarırken, sözlerimiz bu özellikleri taşımalı. Kırıcı olmak, çirkin ve kaba sözlerle karşılık vermek, gıybet etmek, söz taşımak, gevezelik etmek, nerede, nasıl konuşulacağını bilememek, insan için önemli kusurlardandır.

Sözlerimize, çevremizdeki arkadaşlarımız arasındaki konuşmalara bir dikkat edelim. Ne görürüz?

Çoğunu onaylayamayacağımız; yanlış, çirkin, kaba sözler… Ağızlara yakışmayan bu sözler niçin sarf edilir? Niçin boş sözlerle çok kıymetli zaman çar çur edilir? Susmak gereken yerde konuşarak niçin problemler büyütülür, çirkinlikler yayılır, kalpler kırılır?

Ağzımız ve dilimiz, iyi, güzel ve doğruyu söylemek için verilen bir emanettir bize… Bu nedenle onu yerinde ve israf etmeden kullanmak bilincini içimize yerleştirmeliyiz.

“Söz var iş bitirir, söz var baş yitirir”, “söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” diyen atalarımız; sözün, konuşmanın, susmanın ölçülerini inancımızdan alarak günümüze kadar taşımışlardır.

“İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” elbette.

Ancak yerinde ve zamanında konuşmak şartıyla.

“Hayâ imandandır.”

HAYÂ

            İnanmak, insana pek çok görev ve sorumluluk yükler.

Allah’a inandığını ve Hazreti Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğunu söyleyen insan mümin olur.

Mümin iman ettiği Yaratıcısının, kitabı Kur’an-ı Kerim’in emir ve yasaklarını yerine getirir. Peygamberimizin kutlu sözlerini kendisine rehber edinir.

Kur’an-ı Kerim’de de, Sevgili Peygamberimizin sözlerinde de mümin insanların özellikleri sayılır: Onlar iman eder, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler, iyiliği emreder, kötülüğü önlemeye çalışırlar, sabrederler, namaz kılar, oruç tutarlar vb… Bu özellikler, yaşanabildiği ölçüde insanı olgunlaştırır. Müminin amacı, bütün bu özellikleri Allah’ın rızası ölçüsünde elinden geldiği kadar yaşamaktır.

Sevgili Peygamberimizin müminlerin özelliklerini belirten pek çok kutlu sözü vardır. Bunlardan birinde Allah’ın insana verdiği utanma duygusunun önemini vurgular: “Hayâ imandandır.”

Utanma duygusu, insanı diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliktir.

Hayvanlar hareketlerini içgüdüleriyle ortaya koyarlar. Bu nedenle, onların bize göre çirkin ve kaba görünen hareketlerini kınamayız. Çünkü onlar, hayvandırlar.

İnsana yakışmayan; çirkin, kaba söz ve davranışları sergileyen insanlara ne demeli? Hangimiz böylesi davranışları insanlara yakıştırırız? Bu tür davranışları ortaya koyanlar dahi çoğu zaman bu hareketlerinden rahatsızdırlar.

Kimi insanlar ise yaptıkları kötü davranışlardan rahatsız olmaz, utanmazlar. Hatta, çevremizde çirkin huy ve davranışlarıyla övünen insanlara dahi rastlarız. Bu insanlar için atalarımız: “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” derler.

Sevgili Peygamberimiz, utanma duygusunu imanla birlikte ifade ediyor.

Utanmanın, imanın bir ifadesi olduğunu vurguluyor.

Bu noktada kendimizi doğru bir biçimde değerlendirmeliyiz.

Yaptığımız bir çirkin iş, söylediğimiz kaba sözden utanıyor muyuz? Yoksa pişkin bir tavır içine mi giriyoruz? Yüzümüz kızarıyor mu, özür diliyor muyuz?

Psikolojik yapımızla ilgili olarak, toplum karşısında sıkılmadan duygu ve düşüncelerimizi anlatırken utanmaktan söz etmiyoruz elbette. Bu hareketlerimizin adı sıkılganlıktır.

İnsan, elinde olmadan zaman zaman yanlış işler yapabilir; çirkin, kaba ifadeler kullanabilir. Ama yaptığından pişman olur, utanır, üzülür, özür diler, tevbe eder…

Yanlış, çirkin işlerini Allah’tan korkmadan ve insanlardan utanmayan, yaptıklarından, rahatsızlık duymayan insanlara ne demeli!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

DÖRT İLKE

            İnsan, dünya denilen bu mekânda, her zaman başarılı, mutlu, sağlıklı bir hayat yaşamak ister. Bunun için, kendisine düşen görev ve sorumluluğu yerine getirmeye çalışır, uğraşır, didinir.

Doğumla başlayan bu hayatın, bu anlamda istendiği bir biçimde yaşanabilmesi için, elbette önemli şartlar vardır.

Mutluluk ve başarı için ne gibi şartlar sıralanabilir? İnsan bu yolda neler yapmalı, hangi adımları atmalı, nasıl davranmalı?

Psikologlar, sosyologlar, kişisel gelişim uzmanları, insanın başarılı ve aynı zamanda da kendisiyle barışık, mutlu olmak için pek çok kural ve öğütleri sıralarlar. Çalışma metotları, kendine güven, hayata sarılmak, stresten kaçınmak gibi konularda, mutluluk ve başarı yolundaki basamakları gösterirler.

Bu basamaklar çıkıldıkça, insan kendini yenilediğini, adım adım başarıya ve mutluluğa yaklaştığını hisseder.

İnsanın başarı ve mutluluğu yakalaması için gereken şartlar, Yaratıcımızın kitabı Kur’an-ı Kerim’de ve Sevgili Peygamberimizin kutlu sözlerinde bizlere kılavuzluk etmektedir.

İlk emir olan “oku!”, “nefsini bilen Rabbini bilir”, “sabreden zafere erer”, “bir işten yorulduğunda, bir başka işe başla”, “Allah çalışanı sever”, “iyilik cennete götürür”, “kendin için istediğini Müslüman kardeşin için de iste”, “güler yüz sadakadır”, “dosdoğru ol”, “ya hayır söyle ya sus” gibi ayet ve hadis mealleri bizler için başarı ve mutluluk öğütleridir.

Sevgili Peygamberimizin, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” sözü de bu konuda, kişisel gelişimimizde önemli basamakları sıralamaktadır.

Kolaylaştırmak, güçleştirmemek, müjdelemek, nefret ettirmemek…

Hayatı kolaylaştırmak, Allah’ın yasaklamadığı bir çerçevede her şeyi kolaylaştırmayı amaçlamak. İşleri yokuşa, zora koşmamak. İşlerin olurunu araştırmak. İnsanları nefret ettirmeden, onları umutsuzluğa düşürmeden, müjdelemek…

Hayatın hemen her kesitinde, özellikle eğitimde ve iletişimde bu dört ilkeyi benimseyerek, rehber edinmek, bizleri hem başarıya hem de mutluluğa taşıyacaktır.

Her şeyi zorlaştıran, binbir çeşit bahane ve olumsuz yaklaşımla işleri yokuşa süren, çirkin, kaba söz ve davranışlarla insanlarda nefret hissi uyandıran, hayata olumsuz, umutsuz bakan bir insanın yerinde olmayı kim ister? Böylesi insanlardan oluşan bir toplumdan; iyilik, güzellik, başarı adına ne beklenebilir?

Söz ve hareketlerimiz, inancımızı yaşadığımız ölçüde olgunlaşacak, bizi adım adım, başarıya ve mutluluğa taşıyacaktır.

“Temizlik imandandır.”

TEMİZLİK İMANDAN

Kimi insanlar için “çok temiz bir insan” tanımlamasını kullanır, bu insanları takdir eder, onları örnek gösteririz.

Kimdir temiz insan?

Güler yüzü, tatlı sözü ve örnek davranışlarıyla beğendiğimiz bu insanları hemen gözümüzün önüne getiririz. İyi, yardımsever, alçakgönüllü, cömert, dürüst gibi güzel özellikleri de birlikte çağrıştırır temiz insan. Güzel, iyi, doğru tüm davranışlar, hep temiz insanla birlikte söylenir, hatırlanır.

Temizliği, yalnızca güzel huy ve ahlâk açısından ele almak, maddî temizliği önemsememek doğru değil. Beden temizliği, çevre temizliği de elbette büyük önem taşımaktadır. Dinimiz abdest alarak aynı zamanda bedenimizi temizlemeyi, odamızı, evimizi, okulumuzu ve çevremizi temiz tutmayı emreder.

Yemekten önce ve sonra ellerimizi yıkamak, dişlerimizi fırçalamak, yıkanmak, çevremizi kirletmemek durumundayız.

Yediği çekirdeklerin kabuklarını, içtiği meyve suyu şişesini, atık ve çöpleri sokaklara atmak, yaşadığımız temiz hayatı kirletmek değil de nedir?

Gerek ruh, gerekse beden ve çevre temizliği konusunda hangi noktada olduğumuzu kendi kendimize sıkça sormak zorundayız.

Ruh temizliğimizi, yalan söylememek, Yaratanımıza ibadet etmek, iyilik, doğruluk ve güzelliği kendimize ilke edinmekle vb. koruyabiliriz.

Maddî ve bedenî temizliğimizi sürdürmemiz ise çoğu zaman bizi hastalıklardan uzak tutar.

Maddî ve manevî hastalıkların temelinde, elbette maddî ve manevî kirler yatmaktadır. Onlardan temizlenmek, bizi her bakımdan; temiz, sağlıklı ve inançlı insan halinde yaşatır.

Peygamberimizin “Temizlik imandandır” sözü, temizliği imana bağlamakta, iman eden her insanın, temizliğe gerçekten önem vermesi gerektiğini vurgulamaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Sabreden zafere erer.”

SABIR VE ZAFER

İnsan, yaşama sevinciyle birlikte, pek çok sıkıntıyı, derdi de birlikte yaşar.

Doğumla başlayıp ölümle sona eren hayatımızda neler yaşarız neler…

Çocukluk günlerimizin ardından başlayan eğitim dönemi… İlk, orta, yükseköğrenim. Çeşitli nedenlerle eğitimini sürdüremeyen anneler, babalar, ağabeyler… Yoksulluk, hastalık, ölüm, dert ve sıkıntılar…

Ailemiz, mutlulukları paylaşarak artırdığımız, sıkıntılarıyla azalttığımız güzel yuvamız.

Annemiz, babamız, kardeşlerimiz, bizlere güzel ahlâkı yaşantılarıyla göstermeye çalışan büyüklerimiz. Sevinçle ve mutlulukla yüzleri gülen, kimi zaman ise dert ve sıkıntılarla karşı karşıya acıyı yaşayan ailemiz.

Pek çoğumuz isteklerimizin hemen karşılanması için nasıl da aceleci davranırız, sabırsızlanırız!

Bizlere pek çok güzel davranışı kazandırmaya çalışan büyüklerimiz, çoğu zaman takındığımız aceleci tavrımızın yanlışlığını hatırlatarak sabırlı olmayı da öğütlerler. Yaratıcımızın sabredenlerle beraber olduklarını söylerler. Acının, derdin, sıkıntının üstesinden sabırla gelebileceğimi zaman zaman örneklerle anlatırlar. “Sabreden derviş muradına ermiş” atasözünü hatırlatırlar.

Oruç tutarak da, açlığa ve susuzluğa sabretmenin öğrenildiğini dile getirirler.

Hayatın, ancak sabırla yaşanabilir bir dünyaya dönüşeceğini söyleyen büyüklerimiz, Sevgili Peygamberimizin; “Sabreden zafere erer” kutlu sözünü de hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamamızı tavsiye ederler.

Ailemiz, zaman zaman maddî sıkıntılarla mı karşılaşıyor, sabrederiz. Hastalığımıza, yüreğimizi parçalayan acılarımıza sabrederiz. Çünkü bizi yaratan sabretmemizi istiyor.

Sabreder, ellerimizi ve gönüllerimizi açar, dualarımızla O’na yakarırız. Biliriz ki bizi yaratan bizi duyar. Sabrımızı ödüllendirir. Sıkıntımızı, derdimizi azaltır. Hayatımızı mutluluğa dönüştürür.

“Sabreden zafere erer” diyen Peygamberimizin sözüne kulak vererek, sabreden ve zafere kavuşan insanlardan olmak… Sabır sınavını vererek, zafer belgesini almak. Ne büyük mutluluk!..

 

 

 

“Kanaat, tükenmez hazinedir.”

TÜKENMEZ HAZİNE

            İnsan, hayatını sürdürebilmesi için maddî ihtiyaçlarını karşılamak durumundadır.

Yeme, içme, barınma, giyinme, bu ihtiyaçların başında gelir.

İnsanların rahat, sağlıklı, mutlu bir biçimde yaşamasını sağlayan bu ihtiyaçlar, elbette para kazanarak, geçimini temin etmek için çalışılarak giderilir.

İşçi emeğini vererek, alın terini dökerek, sanatkâr sanatını icra ederek, esnaf ticaretiyle, memur, emekli maaşıyla bu ihtiyaçlarını karşılar. Geliri ve maaşı ölçüsünde, kendisini ve ailesini geçindirmeye çalışır.

İnsanların kazançları ya da maaşları, çalışma biçimleri, ticarî anlayışları, tahsilleri, görev yerleri vb. sebeplerle birbirinden farklılıklar gösterir. Asgari ücretle çalışan bir işçi yanında, yüksek kazanç elde eden bir esnaf ya da yüksek maaşlı bir bürokrat, aynı toplum içinde, kendi şartları çerçevesinde yaşamayı sürdürürler.

İş bulamayan, yoksulluk içinde kıvranan insanlarla, kazandığı yüksek geliri az bulan zenginlerin iç içe yaşadığı bir toplumdayız. Toplumumuzun büyük kesimi, aldığı ücretten, maaştan şikâyetçi. Geçinememekten yakınan milyonlarca insan.

Günümüz yaşama şartlarına bakarak, araştırarak, bir ailenin aylık ortalama giderini belirleyen kuruluşlar var. Bu rakamlara bakarak, geçim şartlarını araştırarak, bu şikâyetlerin büyük ölçüde gerçeği yansıttığını söylemek mümkün. Düşük bir ücretle; beslenme, giyim, eğitim, sağlık, kira, elektrik, su, telefon vb. giderleri karşılamak elbette mümkün değil.

Ne var ki, aldığı ücret ya da maaşı gerçekten çok yüksek olan insanların da bu konuda şikâyetleri çok. Hemen herkes, kendisinden daha yüksek ücret alanla kendisini karşılaştırarak şikâyetini ortaya koyuyor.

Gerekli ihtiyaçlarını karşılayabilen,belli bir seviyenin üzerinde geliri olan bu insanların şikâyetleri neden?

İstekler tükenir mi? Hangimiz imkânlarımızın daha iyi olmasını istemeyiz? Önemli olan bu isteklerimizin aşırıya varmaması, hırsa dönüşmemesi… Maddî hırsın bizi tutsak etmemesi. Ruhî sağlığımızı, hatta toplumsal yapımızı bozacak noktalara, başkasını kıskanarak çekişmelere, adaletsizliklere götürmemesi.

Bu noktada inanan insan, Sevgili Peygamberimizin: “Kanaat, tükenmez hazinedir” sözünden hareketle kanaatkâr olmaya çalışır. Takdire, kadere, kısmete razı olur. Hırsın insanı tüketeceğini bilir.

Kanaatkâr olma konusunda, kimi insanların yanlış düşüncelerini de aktarmak gerek. Kanaatkârlığı her şeye razı olmak, hiçbir adım atmadan tembelliği sürdürmek, yetinmek, üretmemek, çalışmamak biçiminde anlamamalıyız.

Şu soruyu her zaman kendimize soralım:

Sonu gelmez bir hırsla dolmaya, ne olursa olsun yalnızca kazanmak ve “hep bana”, “daha çok bana” anlayışıyla kendimizi tüketmeye mi gidiyoruz?

Yoksa, tükenmez hazine kanaatkârlığa mı?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Deveni bağla, sonra tevekkül et!”

DEVENİ BAĞLA!

            Tevekkül, bilindiği gibi Allah’a bağlanmadır. O’na güvenme ve dayanmaktır.

İnanan insan Allah’a güvenir. Kendi üzerine düşen görevi yapar, ondan sonrasını Allah’a havale eder.

Kimi insanlar tevekkülü yanlış anlıyorlar. Tembellikle tevekkül birbirine karıştırılıyor.

Peygamberimiz döneminde geçen bir olay bu konuda bize önemli dersler verir:

Bir çöl Arap’ı gelmiş, devesini başıboş salıvermiş. Peygamberimiz ona;

- Ne yapıyorsun? diye sormuş. O da:

- Allah’a tevekkül ediyorum cevabını vermiş.

Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz;

- “Deveni bağla, sonra tevekkül et!” diye buyurmuş.

Bu olay, tevekkülün nasıl olacağını Peygamberimizin dilinden çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

İnsan çalışmakla yükümlüdür. İyiyi kötüyü seçme konusunda tercihi vardır. Bu bakımdan o bütün gücünü, bilgi ve becerilerini kullandıktan, yapılacak her şeyi yaptıktan sonra tevekküle sarılacaktır.

Ekilmeden biçilen tarla, çalışılmadan elde edilen kazanç… mümkün müdür?

Ne var ki, bize düşeni elimizden geldiğince yapmamıza rağmen, zaman zaman istediğimiz sonucu alamayız. Çiftçi tarlasını sürer, kendisine düşeni yapar. Ancak bir sel felâketi sonucu tarlasından ürün alamayabilir. İşte bu noktada; takdir, kader, kısmet, nasip devreye girer. Tevekkülle “takdir böyleymiş” denir. Kadere rıza gösterilir. Olayın niçin böyle sonuçlandığı konusu düşünülür, varsa eksiklikler üzerinde durulur. Takdire sığınılır!

Takdir ve tevekkülü anlayamayan insanlar, olayların istedikleri gibi sonuçlanmamasına isyan ederler. Hırslarıyla, öfkeleriyle kendilerine ve toplumlarına zarar verebilir, hayatı zehir edebilirler. Psikolojik açıdan sıkıntıya düşebilir, hayata sevgi ve hoşgörüyle bakmayabilirler.

Her tür tedbiri yerine getirdikten sonra sonucun en güzel biçimde sonuçlanmasını Allah’tan beklemek tevekküldür. Bu anlamda tevekkül, insana güven duygusu verir. Onu motive eder.

Hurma ağaçları altında çalışmadan dedikodu ile vakit geçiren tembel insanlara Hz. Ömer sorar:

- Ne yapıyorsunuz? Siz kimlersiniz? Verilen cevap:

- Biz mütevekilleriz (tevekkül edicileriz).

Bu cevap üzerine Hz. Ömer, güzel bir ders verir:

- Siz mütevekkil değil, müteekkil (yani hazır yiyicilersiniz).

Hiçbir şey yapmadan, tembel tembel yatıp “ben tevekkül ettim” demenin inancımızda yeri olabilir mi?

Bize düşen; önce görev ve sorumluluk, sonra tevekkül.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”

ACI!

            Yüce Allah, insanı pek çok üstün özelliklerle yaratmış ve onu; düşünme, hayal etme, konuşabilme gibi yeteneklerle donatmıştır.

Dünyaya gözümüzü açtıktan sonra, başta anne ve babamız olmak üzere; okulumuzdan, öğretmenlerimizden, çevremizden hayata ilişkin bilgiler öğreniriz. Bu bilgilerle geleceğimizi en güzel bir biçimde şekillendirmeye çalışırız.

Allah’ın bize armağan ettiği güzel nimetlerden biri de acıma, merhamet etme duygusudur. Bu duyguyla yaralı bir kuşun durumuna üzülür, ona acırız. Bir fakirin açlığı, yine acıma duygumuzu harekete geçirir. Ona yardımcı olmaya çalışırız. Küçük kardeşimizin ağlaması, anne ve babamızın hastalanması, bir olay karşısında üzülmeleri bizleri de etkiler. Yüreğimiz titrer, göz yaşlarımıza hakim olamayız.

Otomobil altında ezilen bir kedi, kanadı kırılan bir kuş, bir yakınını kaybeden bir akrabamız, acı çeken hasta bizi nasıl da üzer!

Bütün bunlar, içimize Rabbimiz tarafından konulan acıma duygusundan kaynaklanır.

Ailemiz, okulumuz ve çevremiz, bu duygumuzu olumlu ya da olumsuz bir biçimde etkiler. Acıma duygumuzu geliştirir ya da körleştirir. Kimi insanlarda gördüğümüz merhametsizlik ve duyarsızlık işte bu körelmenin sonucudur.

Biliyoruz ki Allah, rahmandır ve rahimdir. İşlerimize besmeleyle, yani rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlarız. Bütün yaratıklarını esirgeyen, onları bağışlayan ve yine onlara şefkat ve merhamet edendir.

Yüce Allah, bizim de insanlara ve yaratılmış diğer varlıklara merhamet etmemizi emrediyor.

Yine Sevgili Peygamberimiz “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyuruyor.

Merhamet duygumuzu geliştirmek, onu herkese ve her şeye yaymak durumundayız.

Kendimizi kötü alışkanlıklardan, çirkin duygulardan uzaklaştırmak, hem kendimize hem de çevremize acımak, anne babamıza merhamet etmek, onları sıkıntıya sokmamak, üzmemek değil midir? Yaralanmış bir hayvanın yarasını sarmak, fakiri doyurmak, yaşlıya saygı göstermek, âmâ vatandaşlara yol göstermek, çevreye zarar vermemek… Bütün bunlar içimizdeki merhametin öne çıkmasıyla gerçekleşir.

İçimizdeki acıma duygusu Yaratıcımızın istediği ölçüde midir?

Bu duygumuzu geliştirmek için hangi davranışlarda bulunuyor, bunların hangilerini güzel alışkanlıklar biçimine dönüştürebiliyoruz?

Bu soruların cevabı, elbette “merhamet etmeyene merhamet olunmaz” kutlu uyarısını unutmamakla verilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Hikmetin başı Allah korkusudur.”

HUZUR VE MUTLULUĞUN ADRESİ

            Toplum halinde yaşama, insana bazı görev ve sorumluluklar yükler. Toplumun en küçük çekirdeği olan ailede başlayan görev ve sorumluluk, okulda ve çevrede daha bir genişler.

Öğrenci, öğretmen, anne, baba, memur, işçi, her yaş ve kesimden insan, kendi görevini yerine getirmek durumundadır.

Görevini yapmayan, sorumsuzca davranan, kendine ve toplumuna karşı suç işlemiş sayılır.

Toplum düzeni, ancak görev ve sorumluluklarını yerine getiren insanlarla sağlanır. Olumsuz tavır sergileyenler toplum düzenini sarsarlar.

Vücudumuzda her organımızın, bir fabrikada her birimin, her aletin kendine göre bir görevi vardır. Bir organımızın hastalanması, vücudumuzun dengesini bozar. Küçücük bir aletin görevini yapamaması, fabrikanın üretimini aksatır.

Toplumdaki bu düzen nasıl sağlanır?

Öncelikle kişilerin eğitimi, toplum düzenini sağlıklı kılar. Kendini eğiten, davranışlarını olumlu bir biçimde ortaya koyan insanlar, kendi toplumunun düzenini aksatmaz, ona katkıda bulunur.

Ne var ki kendilerini eğitmeyen insanlar, görev ve sorumluluklarını yerine getirmez ya da getiremezler. Toplum, böylesi insanların olumsuz etkilerini önlemek için yasal düzenlemeler ortaya koyar. Onları suçlu sayar ve cezalandırır.

Suçların azaltılmasında elbette eğitim ön şarttır. Diğer yasal önlem ise, suç ortamını ortadan kaldırma, suçluyu cezalandırmadır.

Suçlunun belirlenmesinde ve yakalanmasında emniyet güçleri ve yargı devreye girer.

Suç işlemeye eğilimi olan kişi, düşüncesini kimselere göstermeden gerçekleştirmek ister. Polisten korkar. İnsanlardan çekinir.

Suçun önlenmesinde, polisiye tedbirlerin önemi büyüktür. Emniyet birimlerinin imkânlarının, polis sayısının artırılması da bu konuda elbette etkili olur.

Ne var ki, her insanın yanı başına bir polis dikerek suç problemi çözülemez. Polis de bir insan olduğu için, onun da mı yanına bir başka polis dikeceğiz? Bu nereye kadar devam edecek?

O halde çıkış noktası: Her insanın yüreğine bir polis dikmek. Her insanın yüreğine suç işlememesi için Allah korkusu yerleştirmek…

Kimselerin bulunmadığı ve görmediği bir ortamda, Allah’ın kendisini gördüğüne inanan bir insan nasıl suç işler? Allah’a, O’nun her yerde hazır ve nazır olduğuna inanan, ahiret hayatında O’na hesap vereceğini bilen bir insan, elbette kendisini suçtan, çirkinlikten, kötülükten, zulümden uzak tutmaya çalışır.

Sevgili Peygamberimiz, “Hikmetin başı Allah korkusudur” diyor.

Olgun, bilge bir insan, Allah korkusunu yüreğinde duyan insandır. Bu insan, O’nun emirlerini hakkıyla yerine getirememekten korkar.

Toplumumuz, Allah korkusunu kalplerinde canlı bir biçimde yaşatan insanlarla huzur ve mutluluğu yaşayacaktır.

Allah’a inanmak, O’nu sevmek ve O’nun rızasından uzak kalmanın korkusuyla yaşamak…

İşte huzur ve mutluluğun adresi…

 

 

 

 

 

 

 

“Kim Allah için (mütevazı) alçakgönüllü olursa, Allah onu yüceltir.”

ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK

İnsanlar farklı yapılarda, değişik huy ve kişiliklerde yaratılmışlardır. İnsan, bu huy ve davranışlarını güzel alışkanlıklarla beslediği ve kendisini eğittiği ölçüde olgunlaşır. Kendisini tanıyan, nerede nasıl davranacağını bilen bir insan, olaylar karşısında olumlu tavırlar sergiler. Güzel huy ve davranışları benimser. Bu güzellikleri alışkanlık haline getirmeye çalışır.

İnsanı, güzel kılan huy ve davranışlar pek çok. Güzel ahlâk sahibi, hoşgörülü, cömert, samimi, iyiliksever, saygılı, çalışkan, alçakgönüllü özelliklerini kendisinde barındıran, ne güzel bir insandır!

Bu güzel davranışlar, insanın değerini yükseltir. Onu sevilen, takdir edilen, örnek bir kişi haline dönüştürür.

İnsan, yaratılışından getirdiği özelliklerini bu güzelliklerle geliştirmek, varsa yanlış davranışlarını düzeltmek, kendisini güzel davranışlarla geliştirmek durumundadır.

Bilindiği gibi insanı olgunlaştıran en önemli özelliklerden biri de alçakgönüllülüktür.

Çevremizdeki insanları, alçakgönüllülük açısından değerlendirelim. Kendini beğenen, başkalarını küçük gören, kibirli tipler. Alçakgönüllülüğü davranış olarak hayatına yansıtanlar…

İnsan niçin kibirlenir? Niçin kendisini herkesten üstün, başkalarını ise hor görür? Güzelliğine mi, zenginliğine mi güvenir? Bulunduğu makam ya da anne babasının konumu mu onu kendini beğenmiş bir tip kılar?

Bu sorular, başka soruları da birlikte getirir elbette:

Akıl, düşünce, güzellik, sağlık… gibi nimetleri bizlere emanet olarak veren ve onların güzel bir biçimde kullanılmasını isteyen Yaratıcımız değil mi? Bu nimetleri biz çalışarak mı elde ettik? Yoksa bu nimetleri kullanarak, onları değerlendirerek mi başarılı olduk?

Kibirli insan, kişiliği oturmamış birisi olarak, çevresine her zaman aşağılayan bir tavırla bakar. Çünkü o; seçkin, üstün, mükemmel, “dört dörtlük”tür. Onda eksiklik, kusur bulunmaz. Ya diğer insanlar? Elinde olsa onları insan bile saymaz.

Tarihte kibirliği nedeniyle kendini “tanrı” yerine koymuş Firavunlar, Nemrutlar vardır. Şeytan, kibri nedeniyle lanetlenmiştir.

İnsan; Allah’ın bir kulu olduğunu bildiği ölçüde Yaratıcısına yaklaşır. Çünkü insan; fani ve acizdir. Bu faniliğini, acizliğini ancak kulluk bilinciyle giderebilir. Yaratıcıya sığınır. Alçakgönüllülükle, O’na yakarır, O’ndan yardım ister.

Kendini mükemmel gören insan, gelişime de değişime de kapılarını kapar. Hayat, en mükemmele ulaşmak için yaşanan bir süredir. Hiçbirimiz, kusursuz, noksansız değiliz.

İnsan bu gerçeği bildiği sürece olgunlaşır.

Alçakgönüllülük insana özgü bir kavramdır. Toplumun her kesimine karşı, saygı ve sevgi ile alçakgönüllü bir tavır alan insanın, Allah katında da, toplumda da yeri yükselecektir. Çünkü bu gerçeği Sevgili Peygamberimiz: “Kim Allah için alçakgönüllü olursa, Allah onu yüceltir” buyurarak dile getirir.

 

 

 

 

 

 

 

 

“Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz.”

BEŞİKTEN MEZARA

İnsan yaratılmış varlıkların en şereflisidir. O, bu şerefi Allah’ın emir ve yasaklarına uyduğu sürece korur, yükseltir veya kaybeder.

İnsanı şerefli bir biçimde yaratan Allah, onun uyması gereken kuralları da yüce kitabında dile getirmiştir. Kutsal kitabımızı okumak, onun ışığıyla hayatımızı aydınlatmak durumundayız.

İnancımızın ilk emrinin “oku!” olduğunu hepimiz biliyoruz. Yaratıcının adıyla okumak, öğrenmek, öğrendiklerimizi başkalarına aktarmak, bilgimizle, Allah’ın rızası doğrultusunda geleceğimizi şekillendirmeliyiz.

Dinimizin emir ve yasakları nelerdir? Bilgili insan kimdir? Bilginin insan hayatındaki yeri ve önemi nedir?

Bu sorular bizleri hep bir noktaya çeker: Bilgi.

İnsan bilgiyle hayatını zenginleştirir, onu anlamlı kılar. Edindiği bilgileri teknolojiye dönüştürür, başarılar elde eder, mutlu olur, rahat yaşar, İnsanlara yardım eder.

Bilgisiz insanın geleceği karanlıktır. O nereye, nasıl gideceğini bilemez. Olaylar karşısında şaşırır. Hem kendisine hem de çevresine zarar verir, mutsuz olur.

Peygamberimizin ilim öğrenmenin önemini dile getiren kutlu sözlerini pek çoğumuz biliyoruz. “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” bunlardan biri. Beşikten mezara kadar… Hayata adım attığımız zamandan ölüme kadar.

Kimilerimiz için bilgi, yalnız okulla birlikte anılan bir kavramdır. Okul dışında okumak, öğrenmek adeta yoktur. Okul bitince kitapları kapatan, yüksek okulu bitirince kitapla bağını kesen pek çok büyüğümüz vardır. Sanki bilgi yalnızca sınıf geçmek içindir.

Peygamberimiz, “beşikten mezara kadar bilgi” diyerek, bilginin bir hayat boyu önemine dikkatlerimizi çeker. Bilgiye yolculuğumuzun ancak ölümle noktalanacağını belirtir.

Doğumdan ölüme, her yaşta, her durumda, her zaman bilgi… bilgi…

Peygamberimizin bu sözünü, diğer sözleri gibi kendisine ilke edinen insan, elbette bilgili, kültürlü bir insan olarak başarıyı da, mutluluğu da yakalar.

Tarihimiz, bilgiye önem veren atalarımızın örnek hayatları, onların ortaya koyduğu değerli eserleriyle doludur. Kütüphaneler, tarihi eserler, teknolojik gelişmeler, bilginin hayata yansıyan ışıkları, anıtları ve buluşlarıdırlar.

Ya bizler! Bilgi yolculuğunda hangi noktadayız?

İşte bizler için önemli sorulardan biri…

“İki günü birbirine eşit olan zarardadır.”

KÂRDA MI/ ZARARDA MIYIZ?

            İnsan hayatı doğumla başlar.

İnsan, doğumla, “hayat” denilen bir süreci yaşamaya başlar. Ölümüne kadar sürecek olan bu dönemini; iyi, güzel, doğru, başarılı ve mutlu bir biçimde geçirmek, hayatını anlamlandırmak ister. Bir daha yaşayamayacağı dünya hayatını en güzel bir biçimde değerlendirmeye çalışır.

Bilindiği gibi hayatın istenilen tarzda sürdürülebilmesi için gerekli şartları, sorumlulukları vardır.

İnsan, hayatı boyunca kendini eğitecek, başarılı ve mutlu olacaktır. Maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak için çalışacak, bir meslek sahibi olacak, üretecek, paylaşacaktır. Toplumun bir ferdi olarak kendisine düşen sorumluluğu yaşamaya çalışacaktır. Her gün yeni bilgiler öğrenecek, başarı yolunda yeni adımlar atacak, kendini yenileyecektir.

Sevgili Peygamberimiz, insan hayatının anlam kazanmasında, önemli bir noktaya dikkati çeker ve bizlere şu gerçeği öğütler: “İki günü birbirine eşit olan zarardadır.”

İki günümüz birbirine eşit olmamalı elbette.

Bilgide, kültürde, üretimde her gün bir adım daha ileri gitmek… Her sabah hayata bir önceki günden daha kârlı biçimde girmek. Davranışlarımızı her gün daha bir güzelleştirmek. Her gün yeni bir kitapla, yeni bir bilgiyle geleceğe yürümek…

Öğrenilen her bilgi, kazanılan her güzel davranış bizi kârlı kılar. Sermayesini çalıştırarak kâra dönüştüren bir tüccar gibi, Yaratıcının bize emanet olarak verdiği nimetleri çalıştırarak, her gün kendimizi geliştirmek durumundayız.

Bugünümüz, dünümüzden daha güzel, daha dolu, daha iyi olmalı. Bugünümüzün dünümüzden kötü olması şöyle dursun, eşit olması dahi bir “zarar”dır.

Peygamberimizin kutlu sözünden hareketle, kendimize sık sık soralım: İki günümüz birbirine eşit mi? Zararda mıyız, kârda mı?

Bu soruyu toplumumuz adına da sormak mümkün. Toplum olarak ne durumdayız? Bilgi, kültür, sanat, teknoloji, üretim vb. alanlarında düne göre hangi noktadayız?

Bu sorulara olumlu cevap vermek, kârda olmak ne güzel!

Hemen her alanda, her gün daha ileriye gitmeyi kendimize ilke edinerek, hayatımızı değerlendirmeliyiz. Dünkü sermayemize bugün yeni değerler eklemek, birikimimizi zenginleştirmek, yenilenmek, diri, genç ve canlı kalmaktır.

Bir yapı, taş taş üstüne konularak, bir edebî eser mısraların ya da cümlelerin birbirlerine eklenerek bütünleşmesiyle tamamlanır. İnsan ruhu, aklı ve düşüncesi de her yeni gün okunan eserle, gerçekleştirilen sanatla, ya alışkanlık haline getirilen bir güzel davranışla gelişir, zenginleşir. Kişiliğimiz olgunlaşır.

Kişiliğimizi geliştirmenin, geleceğe hazırlanmanın en önemli şartı, “iki günümüzün birbirine eşit olmaması”nı unutmamak ve bu gerçeği hayatımıza uygulamaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Sizden biriniz kendisi için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olamaz.”

KARDEŞLİĞİN GEREĞİ

İnsan, toplum halinde yaşayan bir varlıktır. Toplum halinde yaşama ona bazı görev ve sorumlulukları da yükler.

Kendimize, ailemize, insanlara ve yaratılmış tüm varlıklara karşı görevlerimizi yerine getirmek, bizi toplumsal bir varlık kılar. Bu görevleri, bizi yaratan Allah’ın emirleri doğrultusunda yerine getiririz.

Yüce Allah “Muhakkak ki müminler birbirinin kardeşidirler” buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de.

Kardeşler, birbirine nasıl davranırlar? Daha doğrusu nasıl davranmalıdırlar?

Kardeşlerimizi severiz. Bir ailenin çocukları  olmak, bizleri birbirimize daha yakın kılar. Kardeşlerimiz için yeri geldiğince fedakârlıkta bulunuruz. Onun hastalığı bizi üzer. Sevinciyle mutlu oluruz. Onunla her şeyimizi paylaşırız. Çünkü onlarla kardeşizdir.

Peygamberimiz: “Sizden biriniz kendisi için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olamaz” buyurarak kardeşliğin önemine dikkatimizi çeker.

Neyi arzu ediyoruz? Onu kardeşimiz için istememiz şart. Başarılı, sağlıklı, mutlu bir çocuk muyuz? Geleceğimizin nasıl şekillenmesini istiyoruz? Zengin olmayı mı diliyoruz, toplumun saygıdeğer insanları arasında sayılmayı mı? Mesleğinde başarılı bir iş adamı mı? Sınıfımızı takdirle geçmeyi, dilediğimiz bir yüksek okulda okumayı mı istiyoruz? Kısacası, ne istiyoruz, neyi kendimize layık görüyoruz, neden mutlu oluyoruz? Hepsini ama hepsini, neyi arzu ediyorsak onu mümin kardeşlerimiz için de arzu etmek zorundayız. Ne için? Gerçek bir mümin olmak için, Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için.

Yalnızca kendini düşünen bir bencil insan gibi değil, bütün güzel ve hayırlı şeyleri başkalarına da lâyık gören, kendisi için arzu ettiğini diğer müminler için de düşünen insanlardan meydana gelen bir toplumu hayal edebiliyor muyuz?

Allah için birbirini seven insanların oluşturduğu, temel taşları; huzur, mutluluk, başarı, sevgi, saygı ve hoşgörü olan bir toplumda yaşamak ne güzel olur değil mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”

KİMİNLE BİRLİKTEYİZ?

            İnsan, doğumla bu dünya hayatına adım atar.

Ailede başlayan, okul ve çevreyle devam eden ömür,ölümle ebedi âleme açılır.

Toplumun en küçük çekirdeği olan ailede büyüyen, gelişen çocuk, ilköğretimle, eğitim ve öğretim basamaklarını çıkmaya başlar. Orta ve yüksek öğretim, meslek hayatı…

İnsan, yaşantısında ve okulda sürdürdüğü eğitim sürecinde, gerekse okul dışı hayatında arkadaşlar, dostlar edinir. Sınıf, okul, mahalle, meslek arkadaşı vb…

İnsan, arkadaşlarını neye göre, nasıl seçer?

Bilindiği gibi dost ve arkadaşlığın temelinde, ortak duygu, düşünce ve davranış vardır. Dostluklar, bu ortak noktaların çokluğu veya yoğunluğu oranında büyür ve anlam kazanır.

Arkadaşımız, bir anlamda bizi yansıtır, bizi hatırlatır. Aynı ortak duygu ve düşünceler, davranışlarımızı da şekillendirir. Bizi birbirimize benzetir. Atalarımızın “atı atın yanına bağlayın ya huyundan, ya suyundan” dediği gibi, alışkanlıklarımız, huylarımız da birlikte yoğrulur.

Arkadaşlarımızla sürekli bir iletişim sürdürürüz. Birbirimizi etkileriz. Bir arkadaşımızın uygun bulmadığımız davranışını benimseyebilir ya da onu bu davranışa yabancılaştırabiliriz. Bu etkileyiş, çoğu zaman davranışı daha etkin olanın yönünde gerçekleşir.

Şöyle ya da böyle, arkadaşlarımızdan etkileniriz. Olumlu, olumsuz tepkileri, davranışları huy edinebiliriz.

“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diyen atalarımız, arkadaş seçiminin önemini de vurgulamak istemişler.

Arkadaş ve dost seçimi konusunda Sevgili Peygamberimizin bir kutlu sözü de bize yol gösterir: “Kişi sevdiği ile beraberdir.”

Pek çok şeyi paylaştığımız için dost ve arkadaş olduğumuz kişiyle birlikte olmak, elbette bize mutluluk verir. Çünkü sevdiğimiz insan; duygu, düşünce ve davranış açısından benimsediğimiz, beğendiğimiz insandır.

Huyu huyumuza benzemeyen bir insanla nasıl dost olabiliriz? Bizim ak dediğimize kara diyenle nasıl bir noktada birleşebiliriz? İnanç ayrılığı, manevi dünyamızı nasıl da olumsuz etkiler değil mi?

İyilik, güzellik ve doğruluk yolunda yürümek, başarılı ve mutlu  olmak mı istiyoruz?

Atacağımız ilk adım, öncelikle iyi, güzel ve doğru arkadaşlar edinerek; onlarla birlikte başarıya ve mutluluğa doğru yürümeye başlamaktır.

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

KOMŞUMUZ AÇ MI?

            İnsan, toplumsal bir varlık olarak yaratılmıştır. Toplum halinde yaşar. Toplumda kendisine düşen görevi yerine getirmeye çalışır. Bu açıdan görev ve sorumlulukları vardır. Diğer varlıklardan bu yönüyle ele ayrılır.

Ailede başlayan birlikte yaşama, eğitim süreci içerisinde çevrede büyüyerek devam eder.

İnsan, ailede kendisine verilen görev ve sorumlulukları yerine getirerek toplumda yaşamaya hazırlanır. Toplum büyük bir ailedir onun için. Birlik ve beraberlik, yardımlaşma, hoşgörü içinde paylaşılan bir hayatı ifade eder toplum.

Toplumda herkesin, her kesimin bir görevi ve sorumluluğu vardır. Üretim, ekonomi, toplumun huzur ve güveni, yardımlaşma, bu görev ve sorumlulukların düzenli ve adaletli bir biçimde yaşanmasıyla sağlanır.

Toplum, hayat denizinde yol alan bir gemiye benzer. Gemide herkesin bir görevi vardır. Gemiye zarar verenler olabilir ya da sorumsuzlukla meselâ geminin altını delmek, suyun bir fıskiye halinde yükselişini görerek eğlenmek isteyenler çıkabilir. Onların bu hareketlerine izin verilebilir mi? Ya da onların; “siz kendi işinize karışın. Bizden size ne? Bize karışamazsınız!” sözlerine hak vermek mümkün mü? Biliriz ki, onlara “evet”, geminin su alması, giderek batması, onlarla birlikte gemideki tüm yolcuların boğulması demektir.

Kapı komşumuzun, arkadaşımızın her yanlış hareketi, bizi ve toplumumuzu olumsuz etkiler. Onları uyarmak bizim görevimizdir.

Toplumsal yaşama, sorumluluk bilinciyle dolu insanlarla sağlıklı bir biçimde işler.

Toplumsal hayatımızın önemli bir parçası da komşularımızdır. Onlarla aynı mahalleyi, sokağı, apartmanı paylaşırız. Aynı bina kapısında çoğu zaman karşılaşır, selâmlaşırız. Aynı asansörle dairemize çıkarız. Komşularımızla adeta ortak bir hayatı yaşarız.

Günümüz toplumunda çeşitli nedenlerle bize bu kadar yakın komşularımızla insanî ilişkiler açısından nedense uzak kalırız. Bu tespit yüzde yüz gerçeği ortaya koymaz elbette. Komşuluk ilişkileri sağlıklı yürüyen nice insanlar da vardır elbette.

Hepimiz, “komşu ilişkilerimizde neredeyiz?” sorusunu sormalıyız kendimize. Cevabımızı, Sevgili Peygamberimizin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” sözüyle değerlendirmeliyiz.

Komşumuzun kim olduğu, derdi, sıkıntısı, sevinci bizi ilgilendirmeli elbette. Onun sevincine, acısına ortak, sıkıntısına çare bulmak, komşuluğun gereği değil mi?

Özellikle ekonomik sıkıntı içerisinde kıvranan komşumuza, elimizden geldiğince yardımcı olmaya, en yakından başlamak üzere kendimizi insanların dert ve sıkıntıları konusunda duyarlı olmaya hazırlayalım.

Çünkü bu duyarlılık, Müslümanlığımızın göstergesidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Aranızda selâmı yayınız ki, birbirinizi sevesiniz.”

SELÂM

            Toplum halinde yaşayan insan, yaşadığı toplumun; âdet, anane, dil, inanç, kültür gibi değerlerini dikkate alarak yaşar. Çünkü toplum, belirli ortak değerleri benimseyen, onları hayatlarına yansıtan insan topluluğudur.

Ortak kültürel değerler, ortak bir yaşama biçimi oluşturur. Bu ortak değerlere aykırı davranan insan, kendi toplumuna yabancılaşır.

Ortak değerler benimsendikçe ve yaşandıkça gelişir, toplumun bütün insanlarını bir arada, huzurlu ve mutlu bir biçimde yaşatır.

Toplumda yaşayan insanların bu ortak değerlerle hep birlikte yaşayabilmeleri için kendi arasında ciddî, samimî, sağlam köprüler oluşturmaları, sağlıklı bir iletişim kurmaları gerekir. Bu iletişimin ilk basamağı selâmlaşmaktır.

Selâm, insanlar arasında kurulacak iletişimde önemli bir adımdır. Selâm, iletişim köprüsünün ilk halkasıdır.

Okulda, çarşıda, pazarda, camide, selâmla kurulan yakınlık, dostluğa, kardeşliğe dönüşür.

Aynı apartmanda yaşayan, aynı kurumda görev yapan insanların birbirlerine selâm vermeden, iyi günler, iyi akşamlar, iyi görevler dilemeden, merhaba demeden yaşadığını düşünelim. Böylesi bir toplum, sağlıklı bir iletişimi kuramaz ve birlikte yaşamanın mutluluğunu hakkıyla yaşayamaz.

Sevgili Peygamberimiz, insanların birbirini sevmesinin, birbiriyle kaynaşmasının reçetesini şöyle veriyor: “Aranızda selâmı yayınız ki, birbirinizi sevesiniz.”

Selâmı vermek sevmeye; selâmı yaymak, selâmlaşmak, sevgiyi topluma yaymaya vesile olur.

Selâmlaşan iki insan arasında; sevgi, saygı, kaynaşma canlanır ve büyür. Bir selâm, bir güleryüz, iletişimin altın anahtarı olur. Selâm, konuşmanın önünü açar: “önce selâm” verilir “sonra kelâm”a, söze geçilir. Hatır sorulur, iltifat edilir, sohbetler yapılır. İnsanlar birbirini daha yakından tanır, ortak zevkler, duygular, fikirler ortaya çıkar. Dostluklar kurulur. Ya da farklı fikirlere, zevklere tahammül etmeye alışılır. Hoşgörü yaygınlaşır. Konuşa konuşa iletişimin sıcak yüzü, yüreğimizi ısıtır.

İnsan verdiği selâmla, verilen insana bir adım daha yaklaşır. Alınan selâmla, bir adım daha atılır dostluğa, kardeşliğe.

Günümüz insanı, yoğun bir tempo ile yaşıyor. Selâma, konuşmaya, hatır sormaya, ziyarete gitmeye nedense pek vakit ayıramıyor. Böylece dostluğun sıcak ortamını yakalayamıyor. Daha bireysel bir yaşayışı tercih ediyor. Bencilleşiyor. Paylaşmayı bilmiyor. Daha az konuşuyor, dertleşiyor. Bu durum, onu strese, sıkıntıya sokuyor, sinirli, çekilmez bir hale getiriyor. Kendisiyle barışık olmadığı için de etrafına hep sıkıntı veriyor.

Bu olumsuz tabloyu sağlıklı kılacak şifre; selâmdır.

İnsanı insana yakınlaştıran, sevdiren, saydıran, anlaştıran iletişimin iki hecelik adı; selâm.

Bu şifre, bu sıcak selâm, ilişkilerimizi ısıtacak, bize; dostluk, kardeşlik kapılarını açacak, bizi daha olgun bir insan kılacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

“Cennet, annelerin ayakları altındadır.”

CENNET VE ANNE

Toplumun en küçük çekirdeği ailedir. Ailede en önemli birey ise çoğunlukla annedir.

Anne, bir eğitmen, bir eş, hem de ailenin temel direğidir. O, sevgiyle aileyi kucaklar. Çocuklarının eğitiminde en önemli görev, çoklukla ona düşer.

Hepimiz, annemizi sever, ona karşı saygılı davranmaya çalışırız. O, bizi hayata getiren ve binbir zorlukla büyüten, eşsiz bir varlıktır çünkü.

Çocukluğumuzdan bugüne geçen yaşantımızı gözümüzün önüne getirelim. Okula başlayışımız, eğitimimiz, karşılaştığımız sıkıntılar, hastalıklar… Annemiz hep yanımızda, yanı başımızda, yüreğimizdedir. Yeni bir kardeşimiz mi oldu? Kardeşimizin doğumuna kadar annemizin çektiği sıkıntılar… Kardeşimizin binbir özenle büyütülüşü ve okula başlayışı…

Annemizin bu fedakârlıklarına ve sevgisine karşı bizler neler yapıyoruz?

Zaman zaman küçük problemler karşısında onları üzmüyor muyuz? Bencilliğimizle, saygısız davranışlarımızla incitmiyor muyuz onları? Onun, yine bizim için taşıdığı kaygılara, mesela başarılı olmamız, gelecekte iyi bir meslek edinmemiz için yaptığı uyarılara nasıl karşılık veriyoruz? Onun sevgi dünyasını, zaman zaman surat asarak, kaba sözler sarf ederek, yanlış davranışlar yaparak, hatta yalan dahi söyleyerek karartmıyor muyuz? Küçük isteklerimizi bazen nasıl da büyütürüz? Bir isteğimiz, yerine mi getirilmedi, hemen hiç de bize yakışmayan bir tepki! Onu üzmek, bize zevk mi veriyor? Bir tatlı sözü söylemeye dilimiz mi varmıyor? Güler yüzlü davranmak çok mu zor?

Bu ve benzeri soruları, annemize karşı görevlerimiz konusunda neler yapmamız gerektiğini, neleri yapabileceğimiz halde yapmadığımızı bir kez daha hatırlatmak için soruyorum.

İnancımız, annemize karşı davranışlarımızda temel bir ölçüyü ortaya koyar. Sevgili Peygamberimizin: “Cennet, annelerin ayakları altındadır” kutlu sözü bu konuda her şeyi açık bir biçimde belirtir. Annelerimiz cennetle birlikte anılır.

Onu mutlu kılmak, sevmek, onun isteklerini yerine getirmek… Öte dünyanın en güzel ödülü olan cenneti, ancak annemizi hoşnut etmekle kazanırız.

Yalnız öte dünyada değil, bu dünyada da cennet mutluluğuna ulaşmak yine elimizde: Yüreklerimizdeki anne sevgisini; sözlerimizle ve davranışlarımızla her gün daha da büyüterek, gerçek ve sonsuz mutluluğu yakalamak.

 

 

“Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.”

CENNET VE KILIÇ

            Aynı inanç, duygu ve düşünceyi paylaşan, aralarında; dil, din, tarih, kültür birliği olan topluluklar millet diye isimlendirilir.

Toplumlar, belli bir toprak üzerinde yaşar. Bir milletin hür ve bağımsız bir şekilde yaşadığı toprak parçasına ise vatan denir.

Vatanı savunmak, o vatanda yaşayan herkesin görevidir. Herkes, bu konuda kendisine düşen görevi yerine getirmek durumundadır.

İnancımız, düşmanlara karşı her zaman hazırlıklı olmamızı emreder: “Düşmanlarınıza karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet… hazırlayın” (Enfal Suresi, 60. ayet)

Vatan savunması, bu açıdan bir ibadet sayılır. Sevgili Peygamberimiz, “Allah rızası için bir gün nöbet bekleyen bir kimseye, bir ay nafile oruç ve namaz sevabı verilir” buyuruyor.

Bilindiği gibi dini için, milletini ve vatanını korumak için Allah yolunda savaşırken ölen veya öldürülenlere şehit, bu yolda savaşanlara gazi denilir.

Şehitlik, Allah katında kullara verilen en yüce ve şerefli bir rütbedir. Büyük şairimiz Akif, şehitler için “Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber/Sana ağuşunu (kucağını) açmış duruyor peygamber” diyor.

Kendi canını; inancı, milleti, vatanı uğrunda veren insan, elbette cennet gibi bir ödüle lâyıktır.

Sevgili Peygamberimiz, inancı yolunda şehit ya da gazi olan insanlar için, “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır” buyurur.

Kılıç; kahramanlığı, cihadı, düşmanla savaşı temsil eder.

Kılıçla, düşman vatandan kovulur. Zalimlere ders verilir, zulüm ortadan kaldırılır. Mazluma yardım edilir, güzellikler desteklenir, yaygınlaştırılır, çirkinlikler ve kötülüklerle mücadele edilir, adalet kurulur. O, gücün de simgesidir. İyiye, güzele, doğruya, halka hizmette maddî gücü ifade eder.

Maddî gücün, kuvvetin, kılıcın Allah rızası doğrultusunda kullanılması ibadettir. Aksi takdirde haksızlık, adaletsizlik ve zulüm ortaya çıkar.

Gazilik de şehitlik gibi yüce bir rütbedir. Çünkü gazi de, şehadeti göze alarak düşmanla savaşan yiğit bir insandır.

Şehit ve gazi olmak için mutlaka savaşa katılmak ya da savaşta ölmek şart değildir. Dini, vatanı, milleti için çalışırken ölene de şehit denilir.

Sevgili Peygamberimizin, cennetle müjdelediği bu insanlara çok şey borçluyuz. Çünkü, yaşadığımız vatan, onlardan bizlere güzel bir armağandır.

“Haydi oğlum haydi git/Ya gazi ol ya şehit” diyerek savaşa gönderilen, ya gazi, ya şehit olan kahramanlarımızı her zaman rahmetle anarız. Onlara olan vefa borcumuzu unutmadık, unutmayız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Küçüğüne acımayan, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir.”

SAYGI VE SEVGİ

            Toplum halinde yaşamanın olmazsa olmaz şartları vardır: Saygı, sevgi, hoşgörü, yardımlaşma, birlik, beraberlik…

İnsanlar farklı yeteneklerle yaratılmışlardır. Her insanın maddî imkânları farklıdır. Yaşı, cinsiyeti, ırkı, zevki, zaafı çeşitlilik gösterir.

Bütün bu insanların bir toplum içinde, birlikte yaşayabilmeleri elbette kolay değildir. Bizi yaratan, bu farklı yetenek ve imkânlarla birlikte insana toplum halinde yaşabilmenin kurallarını da yüce kitabında belirtmiştir. İnsan, bu kurallarla birlikte yaşayacak, huzur bulacak, mutlu olacaklardır.

Toplum halinde yaşamada belki de en çok gündemde olan iki kavram vardır; saygı ve sevgi. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi.

Sevgili Peygamberimiz, toplumda yaşayan bütün insanları içine alan temel bir ilkeyi, “Küçüğüne acımayan, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir” diyerek ifade ediyor. Her insan, kendisinden büyüğüne saygı, küçüğüne sevgi ile davranacak.

Saygı ve sevgi, toplumdaki bireylerin birbirleriyle kaynaşmalarına, dost ve arkadaş olmalarına, bir ve beraber olmalarına sebep olur. Saygı ve sevgi duyan ve duyulan insanlar arasında kurulan iletişim, toplumu kenetleyen bir köprü görevi görür.

Çevremizde saygı ve sevgi kavramlarına yabancı, saygısız, sevgisiz, acımasız insanları görmek, hepimizi nasıl da üzer! Yazıklar olsun denir böylesi insanlara. Yaşlıya, hastaya, özürlüye vb. ulaşım araçlarında yer, kuyruklarda sıra vermek, onlara karşı saygı duymanın göstergesidir.

Saygı ve sevgi, davranışlarla ortaya konulur. Hayatın adeta özü olan sevgi, küçüklere karşı gösterilen acıma ve koruma duygusuyla birlikte de kullanılır. Bu noktada küçüklere acıma, onlara sevgiyle yaklaşmadır. Fakir, yoksul bir çocuğun, bir yetimin, öksüzün başını okşamak, onlara acımak, onları sevmekle mümkündür.

Küçüklerin ve büyüklerin birbirine karşı göstermesi gereken bu duygular, toplum dayanışmasında bir harç görevi görür.

Sevgili Peygamberimiz, gerçek mümin vasfının ancak bu duygularla kazanılabileceğini söylüyor.

Saygısız ve sevgisiz bir dünyada yaşamayı kim ister?

Böylesi bir toplum ruhsuzdur, sevgisizdir. Ruhsuz ve sevgisiz bir insan ise, yaşayan bir ölü, taşlaşan bir yürektir. Saymayan, sevmeyen, acımayan, hissetmeyen bir cesettir.

Her an canlı, diri, mutlu, huzurlu bir dünya için, saygı ve sevgiyle hep birlikte geleceğe yürüyelim.

“Münafığın alameti üçtür. Konuştuğu vakit yalan sözler, verdiği sözde durmaz, kendisine emniyet edildiğinde de hıyanet eder.”

ÜÇ ÇİRKİN

            Allah’a inanan insan, O’nun emir ve yasakları doğrultusunda yaşamak ister. Kulluk bilinciyle hareket eder, söz ve davranışlarını Allah’ın rızası ölçüsünde düzenler.

Müminin bu tavrı, onun Allah katındaki yerini yüceltir.

Allah’ın, Kur’an-ı Kerim aracılığıyla insana ulaştırdığı emir, yasak ve öğütleri, yine Sevgili Peygamberimizin bize kılavuz olan kutlu sözleri, bizi adım adım olgunlaştırır. Bize hayatın sırlarını açar. Ne için yaşadığımızı, ne yapmamız gerektiğini, nasıl bir insan tipi oluşturmamızı işaret eder.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde çizilen insan tipleri genel bir sınıflandırma ile üçe ayrılır: Mümin, münafık, kâfir…

Mümin, Allah’a iman eder, O’nun emirlerini yerine getirmek ister.

Kâfir, Allah’a inanmaz, O’nu inkâr eder, O’na ortak koşar.

Münafık ise…

Sevgili Peygamberimiz, münafık tipinin temel özelliklerini ise şöyle ifade eder: “Münafığın alameti üçtür. Konuştuğu vakit yalan sözler, verdiği sözde durmaz, kendisine emniyet edildiğinde de hıyanet eder.”

            Yalan söyleyen, sözünde durmayan, emanete ihanet eden olumsuz bir tiptir münafık.

Bu üç çirkin davranış, öncelikle insan onurunu ve kişiliğini zedeler. Aynı zamanda toplumsal yaşamayı tehdit eder. Böylesi tiplerin oluşturduğu toplumda; neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamak mümkün olmaz. Kimse kimseye güvenmez, güvenemez. Toplum huzuru büyük ölçüde güvene dayanır. Güven olmadan huzurdan, huzur olmadan da mutluluktan söz edilemez.

Sevgili Peygamberimizin, bu üç çirkin davranışı münafıklıkla birlikte ifade etmesi düşündürücüdür. Bu noktada öncelikle kendimizi bu çirkin davranışlardan uzak tutmak durumundayız.

Yalan bizler için ne ifade ediyor? Zaman zaman da olsa yalana başvurduğumuz oluyor mu? Verdiğimiz sözü yerine getiriyor muyuz? Bize emanet edilenlere; para, sır, eşya vb. sahip çıkıyor muyuz?

Üzülerek söylemek gerekirse, toplumumuzda yalana da, sözünde durmamaya da, emanete ihanete de rastlıyoruz.

İşi gücü yalan dolan insanlarla karşılaşıyoruz. Verilen sözün yerine getirilmeyişi adeta olağan bir davranış. “Özür dilerim”le işi geçiştirme çok yaygın. Ya emanete ihanet…

Hepimiz toplumumuzun gören gözleri, işiten kulaklarıyız.

İnsanımızın, toplumumuzun bu üç çirkin açıdan görüntüsü elbette hepimizi üzüyor.

Yapılacak iş, başta kendi kişiliğimiz olmak üzere, topluca kendimizi inancımızın aydınlığında yeniden şekillendirmek, bu çirkin huy ve davranışlardan uzaklaşmaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İnsanların en fenası birine ayrı, diğerine de ayrı görünen ikiyüzlü insanlardır.”

İKİ YÜZ

            Sevgili Peygamberimiz, “İnsanların en hayırlısı insanlara en yararlı olanıdır” buyuruyor. En hayırlı insan; en yararlı insan…

Ya en fena, en kötü insan!

Peygamberimiz, en fena insan tipini ise şöyle ifade ediyor: “İnsanların en fenası birine ayrı, diğerine de ayrı görünen ikiyüzlü insanlardır.”

İkiyüzlülük, riyakârlık…

Maddî ya da manevî çıkarı için, insanlara karşı ikiyüzlü davranan insan, bu davranışı ile öncelikle kendi kişiliğini ortaya koyar. İnandığı bir şeyi çıkarı için söylemez. Yalnızca insanlara hoş görünmek adına, birlikte olduğu her topluluğa ya da kişiye göre konuşur ve davranışlarını onlara göre düzenler. Bir yerde söylediği sözü bir başka yerde, oradakilere göre tersine çevirerek söyler. Bukalemun gibi her yere göre renk değiştirir.

Toplumumuzun; samimi, dürüst, dosdoğru insanlara ihtiyacı vardır. Ne var ki ikiyüzlü insanlarla karşılaşmak, doğru ve dürüst insanları her zaman üzmektedir.

İkiyüzlü insan, ikiyüzlü bir davranış sergiler. Bizim dostumuz, arkadaşımız gibi davranır, bize iltifatlar eder. Ona inanasımız gelir. Ama arkasını döner, bizi unutur, aleyhimize, arkamızdan konuşur, bizi kötüler. Sonra döner; dostluk, arkadaşlık, sevgi kelimeleriyle yine bizi över. O, bu ikiyüzlü davranışını hemen her yerde sergiler. Onun bu hareketi bize güven vermez. Biliriz ki onun sözüne güvenilmez. Çıkarına göre tükürdüğünü de yalar. Çok kibar görünmek ister, ama kabadır. Fakir, fukaraya yardımı, “desinler” için yapar. Dost görünür, düşmanlık yapar. Yaptığı davranışlar yapması gereken davranışlar değil, kendisini, toplumda kendince “güzel” gösterecek tavırlardır. Toplum kimleri seviyor, nelerden hoşlanıyor? Onun bütün amacı sevilen insanlar gibi görünmektir.

İkiyüzlü; gerçek yüzünü, huyunu, sözünü, davranışını gizleyerek insanları etkilemek ve onlara hoş görünmek için bir maske takmıştır.

Mevlânâ’nın, “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözü, ikiyüzlü insanlara ne güzel bir öğüttür. Mevlana’ya göre ikiyüzlü, olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayandır.

Yardımını Allah rızası için değil, gösteriş için yapan ikiyüzlü, ibadetinde de insanları etkilemek için kendisini daha dindarmış gibi göstermek isteyebilir. İbadette ikiyüzlülüğün cezası elbette çok daha büyük olacaktır.

İnsanları kandırmak için çeşitli söz ve davranışlara sarılmak, ikiyüzlülüğü benimsemek Peygamberimizin diliyle, “insanların en fenası” olmaya aday olmaktır.

“Güçlü adam, güreştiği insanları yenen değil, öfkelendiği zaman öfkesini yenen kimsedir.”

GÜÇLÜ ADAM

            İnsan, hayat karşısında çok çeşitli tepkiler gösterir: Kızar, sever, nefret eder, acır, sevinir, mutlu olur…

Bu davranışlar, içinde yaşadığı toplumun kurallarına uyduğu ölçüde kabul görür, beğenilir.

Toplumsal yaşayışın en küçük çekirdeği olan ailemiz, ruhsal yapımızın, davranışlarımızın şekillenmesinde önemli rol oynar. Annemiz ve babamıza öncelikle saygı duyar, onları severiz. Kardeşimize sevgiyle karşılık veririz. Evimizde aldığımız bu davranış biçimimiz toplumsal yaşantımıza da yansır. Çevremizdeki insanlar bizim olumlu, olumsuz tepkilerimizle karşılaşırlar.

Davranışlarımızı olumlu kılmak elbette hepimiz için önem taşır. Çirkin ve kaba davranışlarda bulunmayı hangimiz isteriz? Bizleri insan kılan güzel davranışlar sergilemek, ne güzeldir, değil mi?

Ne var ki zaman zaman istemediğimiz davranışlarda bulunuruz. Anne ve babamızı, büyüklerimizi kırar, onları üzeriz. Kimi arkadaşlarımızı yok yere üzeriz. Kalp kırarız, öfkelenir, nefret ederiz. Hatta istemediğimiz halde zaman zaman öfkemizi yalnızca sözle değil, hareketlerimizle de yansıtırız karşımızdakine.

Bu yanlış davranışlarımızdan biri de şüphesiz öfkemizdir. Özellikle karşımızdaki insana takındığımız öfke, kendi ruhsal yapımız üzerinde de olumsuz etkiler yapar. Atalarımız: “Öfkeyle kalkan zararla oturur” derken bu olumsuz etkiyi vurgulamak istemiştir.

Bir olay karşısında ortaya koyacağımız pek güzel davranış dururken, öfkelenmek niye?

Öfkelenen insana dikkatle bakınca ne görürüz? Hiçbir zaman kabullenemez aşırı bir davranış… çirkin, kaba söz… Sonra; duyulan pişmanlık, özür dileme, “keşke demeseydim”, “keşke yapmasaydım” ifadeleri…

Belki kısa bir süre sonra pişman olacağımız ve istemediğimiz bir davranışı, bize yaptıran şey: Öfkemiz.

Niçin öfkeleniriz? Niçin öfkelendiğimizde adeta hiçbir şey duymaz, dinlemeyiz?

Bu sorunun cevabı, elbette kişiliğimizde gizli. Kendimize hakim olamayışımız, kendi davranışlarımızı olumlu şekillendiremeyişimiz, öfkemizi besler, büyütür.

Sevgili Peygamberimiz: “Güçlü adam, güreştiği insanları yenen değil, öfkelendiği zaman öfkesini yenen kimsedir” derken hepimize öfkemizi yenmemizi öğütler. Çünkü, güçlü insan iradesine hakim olan, öfkesini yenendir.

Öfkemizi yenebilmemiz, kendimizi eğitmemiz, Peygamberimizin bu kutlu sözünü hiçbir zaman unutmamakla mümkündür.

Öfkeleniyor muyuz? Önce, pişman olacağımız sözleri söylememeye çalışalım. Susalım. Ayakta mıyız, oturalım. Uzanalım. Elimizi, yüzümüzü yıkayıp öfkemizin geçmesine çalışalım.

Öfkemizin doruğa çıktığı anı bir erteleyebilsek… İrademize hakim olup pişmanlık duyacağımız sözleri söylemesek, çirkin davranışlarda bulunmasak… İşte o zaman olgunlaşırız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

———————

İSRAF SORUMLULUĞU

İnsan, hayatını sürdürebilmesi için maddî ve manevî değerlere ihtiyaç duyar. Bedenimiz ve ruhumuz bu değerlerle birleşir, varlığını devam ettirir: Allah, ihtiyaçlarımız için bütün kâinatı bizlere hizmet edecek biçimde yaratmıştır. Hava, su, ışık, yiyecek, içecek…

Nefes almadan, yemeden, içmeden yaşamak mümkün mü?

Uçsuz bucaksız gökyüzü, teneffüs ettiğimiz hava, beslenmemiz için yaratılan bitkiler, hayvanlar… Aklımız, düşüncemiz, ruhumuz… duyu organlarımız, sağlığımız, yeteneklerimiz… Bütün bunlar yaratıcımızın bizlere armağanı.

Bize verilen bunca nimete karşı Yaratıcımız bizden ne bekliyor?

Küçük bir hediyeye ya da bir ikrama nasıl teşekkür ederiz. Bizlere bunca nimeti sunan Yaratıcımıza nasıl davranmamız gerekir?

Allah, verdiği nimetleri yerinde ve israf etmeden, emanet olarak verdiği ruhumuzu ve bedenimizi, kendi rızası ölçüsünde kullanmamızı ister.

Ne var ki, gerek fert gerekse toplum olarak her tür nimeti israf etmeden kullanma konusunda, şuurlu ve sorumlu bir davranış gösteremeyiz.

Yemek, içmek, enerji, zaman vb. israfında duyarsızız.

İnsanların açlıktan öldükleri bir dünyada; yeme, içme konusundaki tavrımız bizi düşündürmelidir. Çöplüğe dökülen yiyecekler, yiyeceğimiz kadar yemek almak yerine, fazla aldığımız ve bir atık halinde bıraktığımız yemekler… Bir başımıza yaptığımız israf, -toplum çerçevesinde düşündüğümüzde- ne büyük miktarlara ulaşacağını nedense düşünmeyiz.

Gereksiz yere yaktığımız lamba, ihmal sonucu söndürülmeyen ışıklar…

Ya zaman israfı…

“Nasılsın, ne yapıyorsun?” vb. sorularımıza verilen, “Ne yapayım, vakit geçiriyorum!” cevapları. Kahvelerde, kaldırımlarda boşa geçirilen vakitler…

Bir daha geriye dönüp kazanamayacağımız zamanı nasıl da boş kullanıyoruz. Hayat geçiyor. Hayatı boşa geçirerek harcamak mı, yoksa değerlendirmek mi?

Sevgili Peygamberimiz, *** sözünden hareketle hayatımızın israf açısından değerlendirmesini yapmak durumundayız.

“Allah israf edenleri sevmez” hükmünü unutmadan israf konusunda kendimizi eğitmek zorundayız.

Bu konuda çevremizi, arkadaşlarımızı uyarmalıyız. Küçüklerimize israf etmeyen örnekler olarak, en azından bu konuda kendimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Bu konudaki sorumlu tavrımızın, yalnızca ekonomik değil, Allah’ın rızası çerçevesinde dinî boyutunu da hiçbir zaman unutmamalıyız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

—————–

ACELE İŞ

Atasözleri; atalarımızın uzun gözlem ve tecrübeleri sonunda vardıkları değerlendirmeleri, hikmetli düşünce öğütleri örneklemeler yoluyla veren değerli sözlerdir. Bu sözler; tarihimizin, inancımızın, kültür ve medeniyetimizin değerlerini yansıtır. Atasözlerinin birçoğu mecazi anlam taşımaktadırlar. Halkımızın ortak, anonim sözlü ürünleri olan ata sözlerimizin birçoğu, manzum, yani ölçülü-kafiyeli bir özellik gösterirler.

“Atalar sözünü tutmayan, yabana atılır” diye, bizden önce yaşamış atalarımızın, tecrübeleri ve bilgilerinden yararlanmamızı tavsiye eden büyüklerimiz, bu sözleri dinlemeyenlerin zararlı çıkacaklarını ne güzel belirtmişler!

Kimilerimiz; işlerini alelacele yaparak bir çırpıda bitirmek isterler. Daha doğrusu hepimiz, işlerimizin bir an önce bitmesini isteriz. Öyle ama; çoğu zaman da aceleyle yaptığımız işin sonunun hiç de iyi bitmediğini, bizi üzdüğünü görmüşüzdür. Atalarımız bu konuda “Acele işe şeytan karışır”, “Aceleyle menzil alınmaz”, “Acele bir ağaçtır, meyvesi pişmanlık”, “Acelede nedamet, teennide selamet vardır” gibi derin ve anlamlı sözleriyle, işlerimizi, sakin, bilinçli, planlı bir biçimde yapmamızı öğütlüyorlar. Şeytanın karıştığı işten hayır gelir mi? Bu yüzden acele işin çoğu zaman istenilen bir biçimde gerçekleşemeyeceği belirtilmiş. Ya programsız, plansız, azıksız, ilerisini düşünmeden, alelacele verilen bir kararla yola çıkılırsa? İstenilen yere elbette varılamaz. Yine acele işi ağaca benzeten atalarımız, bu ağacın meyvesinin çoğu zaman pişmanlık olacağını anlatmak istemişler.

İşlerimizi düşünerek, planlı bir şekilde, paldır küldür acelecilikle yapmamalıyız derken, yine atalarımızın bu konudaki atasözlerine kulak verelim değil mi? “Ağır giden yol alır; hızlı giden yolda kalır”, “Ağır ol batman gelesin”, “Ağır otur ki bey desinler”, “Ağır yongayı yel kaldırmaz”, “Ağır basan, yeğni kalkar.”

Bu atasözlerinden çıkarılacak öğütleri kısaca belirtelim:

Telâşla hareket edenler, çabuk heyecan ve öfke gösterenler, hafif meşrep davrananlar sevilmezler. Ağır olsa bile, güvenli ve planlı bir çalışma verimlidir. Ağırbaşlı olanlar; sevilir, sayılırlar. Davranışları, sözleri temkinli olanlar, her işte belli bir başarı gösterirler. Davranış ve sözlerinde aşırılığa sapanlar, her işe burnunu sokanlar, yerli yersiz konuşarak huzuru bozulanlar sevilmezler.

Acelecilik, atalarımızın sözleriyle böyle eleştiriliyor. Yılların tecrübeleri bu sözlerle ifade ediliyor.

Sevgili Peygamberimizin ————- sözü, aceleciliğin, acele işin olumsuzluğuna işaret ediyor. Acelecilikle ilgili olarak dile getirilen atasözlerimiz, Sevgili Peygamberimizin bu sözünün farklı kelimelerle yorumları değil mi?

 

“İçki, bütün kötülüklerin kaynağıdır.”

KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI

İnsan, en değerli bir varlık olarak yaratılmıştır. Yüce Allah, onu; akıl, düşünce, hayal, konuşma gibi diğer canlı varlıklarda bulunmayan üstün nimetlerle donatmıştır.

Düşünür, okur, bilgilerimizi artırır, duygu ve düşüncelerimizi sözle, yazıyla ya da davranışlarımızla başkalarına aktarırız. İnsan olmanın görev ve sorumluluğuyla davranırız. Topluma yararlı insanlardan olmak, güzel işler yapmak, bizleri mutlu kılar.

Ne var ki kimi insanlar, insan olmanın gereğini yerine getirmez, getiremezler. Kötü, çirkin, kaba davranışlar sergilerler, adeta çevrelerine zarar vermekten zevk alırlar. Kötü ve zararlı alışkanlıklar edinirler. Hatta çevrelerindeki insanların, bu kötü alışkanlıklara saplanmalarını da isteyebilirler. Bu kötü alışkanlıkların başında; içki, kumar, uyuşturucu vb. gelir.

İçki, kumar, uyuşturucu bilindiği gibi yalnızca bunları kullanan insanların sağlığını değil, toplumun; huzur, güven ve ahlâkını da bozar. Toplumun geleceğini de karartır. Aile huzurunu etkiler. Saygı ve sevgiyi öldürür. İnsan aklını ve ruhunu olumsuz yönde etkiler. Meselâ; içki, trafik kazalarının artmasına, can ve mal kaybına neden olur. Bu nedenle içkili iken araç kullanmak yasalarımızca yasaklanmıştır.

Çevremizde alkol nedeniyle acınacak durumlara düşen pek çok kişi ve aile görmüşüzdür. Ailesinin ihtiyacını karşılaması gereken bir babanın, alkol bağımlılığı nedeniyle düştüğü acı son hepimizi elbette üzer. Kumarda her şeyini kaybeden bir insan, topluma olumlu açıdan neler verebilir?

Bütün bu kötü alışkanlıkların ilk adımı, çoğu zaman içkidir. Alkol bağımlılığı, kumar tutkusuyla çok yakın ilişki içindedir. Alkolle, aklını sağlıklı bir biçimde kullanamayan insan; sağlığını, aile birliğini, bütçesini bozar. Araştırmalar, alkol bağımlısı annelerden doğan çocukların, hem beden hem de ruh sağlığı açısından sağlıklı doğmadıkları gerçeğini bilimsel verilerle ortaya koyar.

Bütün kötülüklerin kaynağı içki vb. madde bağımlılığı ile etkin mücadele, Türkiye Yeşilay Cemiyeti’nin temel görevlerindendir. Yalnızca Yeşilay değil, hepimiz bu mücadelede yerimizi almalıyız.

Trafik kazaları, kavgalar, boşanan aileler, bozulan aile birliği, siroz vb. hastalıklar, sağlıksız nesiller… Bütün bunlar, Peygamberimizin şu kutlu sözünü bizlere her zaman hatırlatıyor: “İçki, bütün kötülüklerin kaynağıdır.”

İçki, kumar gibi kötü alışkanlıklardan uzak, sağlıklı bir toplumun mutlu insanları olmak için bu sözü, hayatımızın hiçbir döneminde unutmamalıyız, değil mi?

 

“Size hayatı acılaştıran ölümü çok hatırlayınız.”

HAYATI ACILAŞTIRAN ÖLÜM

            İnsan hayatının çok önemli dönüm noktaları vardır: Doğum, hastalık, ölüm… Hayatı acılaştıran ölüm, onu sarsan hastalık, ayrılık… kimi olaylarla yaşadığı mutluluk…

Hayat bu… Acılar, sevinçler, mutluluklar, yalnızlıklar, pişmanlıklar… Korku ve ümit arasında gidip gelme, bir süre, bir sınav…

Ne kadar yaşasak da, nasıl yaşasak da, eninde sonunda varacağımız bir duraktır ölüm. Ne zaman? Nasıl? Nerede? Bizi bulacağını bilemediğimiz ölüm, hayatımızın da en canlı bir parçası.

Tanık olduğumuz bir trafik kazası ya da adına kalp krizi, kanser, beyin kanaması vb. denilen pek çok hatalıkla ölüme takılanlar, onun ölümüyle ölümün acısını yüreklerinde en derin bir biçimde hissedenler…

Hemen her gün gazete, TV haberlerinde duyduğumuz ölüm haberlerine adeta alışmışız. Ama ne zaman ki ölüm yakınımıza gelir. Bir sevdiğimiz, en sevdiğimiz bir insanı bizden, hayattan ayırıp öte dünyaya götürür… İşte o zaman yüreğimiz en acı bir biçimde, derinden sızım sızım sızlar. Hayat bizim için yaşanmaz olur, anlamsızlaşır. Hırslarımızla kirlettiğimiz bu dünyanın hiç de tutsak olunacak bir varlık olmadığını fark ederiz. Yanlış davranışlarımız, kırdığımız kalpler, haksızlık ettiğimiz insanları düşünürüz. Dostlarımız gözlerimizin önünde canlanır, sevdiklerimizi, insanları, Allah için daha bir sevmemiz gerektiğini düşünürüz. “Keşke ona şöyle davransaydım”, “şu sözü söylemeseydim” tarzında pişmanlıkları yaşarız.

Ölüm, bu anlamda hayatımızı daha bir insanîleştirir. Sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle yoğurur bizi.

Hayata, paraya, makama, her şeye yeniden bakmamızı, onları gerçek değerleriyle tanımamıza yardım eder ölüm.

Ölümü düşünmekle hayatı ve kendimizi tanır, görev ve sorumluluklarımızı hatırlar, kulluk bilinciyle Allah’a yöneliriz.

Ölümün çıplak yüzü, ayrılığın acısı, tükenmez bir hırsla yapıştığımız bu dünyanın gönül gözümüzle görebileceğimiz güzel yüzünü, ölümün öte dünyaya açılan bir kapı olduğunu gösterir. Hayatı acılaştırıp, çileyle bizleri olgunlaştırır. Çirkinliklerden, günahlardan uzaklaşmamıza, güzelliklerle yaşamamıza neden olur. Çünkü, parayla, hırsla, kinle, düşmanlıkla, çirkinliklerle kirlenen dünyamızı, “ölüm” düşüncesi temizler.

Sevgili Peygamberimizin: “Size hayatı acılaştıran ölümü çok hatırlayınız” tavsiyesi, bu hayatımızı anlamlandırmak için ne güzel bir kılavuzdur değil mi?

 

 

 

“Dua, müminin silahıdır.”

DUA

Bütün canlılar gibi insanlar da doğar, büyür ve ölürler. Bütün canlı varlıkların, yaşadıkları süre içerisinde, içgüdüleri ile hareket ettiklerini biliyo­ruz. Arı bal yapar, ipek böceği ipek örer, tavuk yumurtlar. Bütün bunlar, onların yaratılış amaçlarına uygun ola­rak gerçekleşir.

Düşünen bir canlı olarak, insan ise varlıkların en değerlisidir. İnsan, bilim, sanat ve teknik konularda yeni eserler üretebilir.

İnsanın ürettiği eser, ne kadar güzel ve eşsiz olsa da cansızdır. “Yaratma”, yalnızca Allah’a mahsus­tur. Allah, her şeyi yaratandır. Bir ressam, tabiatı konu alan, güzel bir tablo yapabilir. Ancak, bu ressamı da, tabiatı da yaratan Allah’tır.

Allah; yaratıcı, dirilticidir. Evrende hiçbir şey yokken O vardı. Her varlık yok olabilir ama O, kalıcıdır.

Bütün varlıklar, birbirlerine muhtaçtırlar.

İnsanların hayatlarını sürdürebilmeleri için; havaya, suya, yiyeceklere, giyeceklere ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçlarımızı; kendi çabalarımızla gidermeye gücümüz yetmez. İhtiyaçlarımızı, Allah’ın koyduğu kurallar ölçüsünde giderebilmekteyiz. Bütün kay­naklar ve varlıklar, bizim yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaratılmışlardır. Allah’ın, bizim için yarattığı varlıkları tek tek saymaya gücümüz yet­mez.

Bütün varlıkların muhtaç olduğu sonsuz varlık, Allah’tır. Çünkü, bütün varlıkların yaratıcısı O’dur.

Bütün canlı varlıklar, bir tehlike karşısında güvenli yerlere sığınırlar.

İnsanlar, kendilerini koruyabilecek kişilere, huzur duyabilecekleri çevrelere, yerlere, evlere sığınırlar. Bütün varlıklarda; zayıfın kuvvetliye, güçsüzün güçlüye sığınma duy­gusu vardır.

Bizleri yaratan Yüce Allah, sığınılacak ve huzur bulunulacak sonsuz, tek varlıktır.

Sevgili Peygamberimiz, “Dua, müminin silahıdır” diyerek duanın önemini dile getirir.

Dua bir sığınıştır. Yaratan’a elimizi ve gönlümüzü açarak O’ndan yardım dileyiştir.

Yaşayışımızın her anında, O’na sığınırız. Çünkü O, yaratıcımızdır. Bu sığınma duygusu, bizlere manevî açıdan huzur ve güven verir.

Sevdiklerimizin korunması, işlerimizin güzel bir biçimde sonuçlanması, sağlığımız vb. için dua eder, Allah’a sığınırız.

Dualarımız, yalnızca sözde kalmaz. Dualarımızı, çabalarımız ve eylemlerimizle de dile getiririz. Çalışarak, çabalayarak görevlerimizi yerine getirirken de, yine O’na sığınmış oluruz.

Görevlerimizi yerine getiremediğimiz zamanlar da olur. Yanlışlıklar yapar, hareketlerimizden pişmanlık duyarız, tevbemizi dile getiririz. Bu pişmanlığımız, bizi yine Allah’a sığınmaya götürür. Allah’tan af dileriz.

Dualarımız, içtenlikle yapıldığı ölçüde anlam kazanır, kabul edilir. Kimi duaların kabul edilmediği biçimde yanlış düşüncelere de rastlarız. Duamızın kabul edilip edilmediğini, yapılan duanın insanın geleceği için hayırlı olup olmadığını nasıl bilebiliriz?

Bize düşen, Yaratıcımıza sığınmak, dualarımızı içtenlikle O’na iletmektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

KİTAPTA KONU EDİLEN KIRK HADİS

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KIRK HADİS DEVAM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paylaşalım Çoğalalım!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>